Siyasette Doppler Etkisi: Otoriterliğin dereceleri
Hastanede “Sizin bir de Doppler’inizi çekelim” dediklerinde ister istemez gülümsedim.
1803-53 arasında, yani bundan 200 yıl önce yaşamış bir Alman matematikçi ve fizikçinin adının gündelik hayatımızda bu kadar kolay geçmesi, ister istemez gülümsememe neden olmuştu.
“Doppler çekmek” denen şey, ultrasonla yapılan tıbbi görüntülemenin bir çeşidi. Burada bilgisayar, dediğim gibi 200 yıl önce bu Alman matematikçi ve fizikçinin geliştirdiği istatistiki analiz yöntemini kullanarak görüntülemeyi yapıyor.
Aslına bakacak olursanız ‘Doppler Etkisi’ denen şeyi hepimiz neredeyse her gün gündelik hayatımızda yaşıyoruz zaten. Doppler etkisi, basitçe size doğru yaklaşmakta olan frekansların yükseldiğini, sizden uzaklaşanların frekanslarının ise düşmeye başladığını anlatan bir etki.
Trafikte arkanızdan gelen ve size yaklaşan ambulansın sirenini daha yüksek frekanslarda duyarsınız, yani ses daha incedir. Ambulans sizi geçip uzaklaşırken ses de kalınlaşır, çünkü frekansı düşer, yani ses dalgaları arasındaki boşluklar artar.
Astro fizikçiler Doppler etkisinden yararlanarak bizden uzak galaksilerin veya yıldızların bizden uzaklaşıp uzaklaşmadığını anlarlar, hatta aramızdaki mesafeyi bu sayede ölçerler.
Bir ışık bizden uzaklaşıyorsa, onun frekansları kırmızıya kayar. Yaklaşıyorsa tam tersi olur, maviye doğru kaymaya başlar o ışık.
Söylememe gerek yok: Mavi ışığın frekansı daha yüksek, kırmızınınki ise daha düşüktür. Yani ışık dalgaları arasındaki mesafe, ışık kaynağının bize olan uzaklığına göre değişir. Uzaktaki bir ışığın giderek soluklaşması bundandır, giderek bizim gözümüzün algılayabileceği frekansdan daha büyük frekanslara kayar ve gözle görünmez olur. Oysa yakındaki veya yaklaşmakta olan ışık çok daha parlaktır.
Bir fizik yazısı gibi başladım ama aslında siyaset yazmak istiyorum. Bu yazıyı da, sabah T24’te Cansu Çamlıbel’in yazdıklarını okuyunca düşündüm.
Cansu, geçen hafta Berlin’de bir düşünce kuruluşunun toplantısına katılmış, orada ona “Türkiye hala seçimli otoriter bir ülke mi” diye sorulmuş. O da soruya cevap verirken aklından geçenleri, akıl yürütme biçimini yazmış. Bence çok çarpıcı bir yazı.
Onu okurken benim aklıma da Doppler Etkisi geliverdi işte. Sebebini anlatmaya çalışayım:
Hayatı da, siyaseti de siyah ve beyaz diye görmek hoşumuza da gider, işimize de gelir. Doğrularla yanlışları birbirinden ayıran net çizgiler olduğunu düşünmek bize bir kolaylık sağlar.
Ama bazen hayat (ve siyaset) bizi öyle bir noktaya getirir ki, doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasında gayet belirgin biçimde çizili olduğunu düşünmek istediğimiz o net çizgiler bulanıklaşmaya, hatta yer değiştirmeye, yani olduğu yerden “kırmızı” veya “mavi” ışığa doğru hareket etmeye başlar.
Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki otoriter yönetimi de böyle.
Daha Başbakan olarak göreve geldiği 2003 yılının ilk yarısından itibaren Erdoğan’ın “otoriter yönetimi”nden söz etmeye başladık. Aradan 23 yıl geçti, hala “Otoriter yönetim” konuşuyoruz. Kabul edin, 2003’teki “Otoriter Erdoğan” ile bugünkü “Otoriter Erdoğan” arasında fersah fersah fark var.
2003’te Erdoğan için “Yahu bu adam otoriter” deyip verdiğimiz örnekler, bugünden bakınca meleklerin cinsiyeti tartışmasındaki kadar saçma, çocukça ve naif örnekler olarak gözüküyor. Çünkü bugün Erdoğan tamamen başka bir seviyede.
Doppler Etkisi denen şey kavranması basit bir şey ama aslında son derece karmaşık. Karmaşıklığı yaratan şey, Doppler Etkisi’nin göreli olması. Her gözlemci için farklı bir Doppler Etkisi söz konusu çünkü.
Erdoğan’ın Doppler Etkisi’nin kırmızıya doğru kaydığına, bizden uzaklaştığına kuşku yok ama dediğim gibi her bir gözlemci için bu kırmızıya kayma etkisi farklı farklı derecelerde.
Cansu’ya sorulan soruda geçen “Seçimli otoriterlik” bir ülkede otoriter yönetim olmasına rağmen o otoriter yöneticinin görece serbest seçimlerle iktidara gelmesi anlamında kullanılan, son yıllarda türetilmiş bir siyasi kavram.
Bu kavramın ortaya çıkmasında rol oynamış bir otoriter siyasetçi, Macaristan’ın Başbakanı Viktor Orban bundan sadece 10 gün sonra, 12 Nisan’da kendisi için belirleyici bir seçime giriyor. Bu seçim, evet eşitsiz şartlarda ama mesela Rusya’da Putin’in girdiği veya Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın gireceği seçimlere göre daha serbest rekabetçi bir ortamda yapılıyor.
Geride kalan yıllarda Avrupa’da Polonya, Slovakya ve Çekya seçimle gelen otoriter yöneticilerini seçimle indirmeyi başardı. Orban’ın Macaristan’da zaferi veya yenilgisi Avrupa Kıtası açısından da, Türkiye’de gelecekte yapılacak seçimler açısından da önemli olacak.
“Seçimli otoriterlik”te kritik konu, seçimlerin görece özgür rekabetçi bir ortamda yapılması.
Türkiye’de Tayyip Erdoğan şimdilik bir rakibini seçime sokmayarak bu rekabetçiliği bozmuş durumda. Korkulan, Ekrem İmamoğlu’nun ardından Mansur Yavaş’ı da seçime giremez hale getirmesi. Son rakip ise Özgür Özel’in kendisi. (Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu’na alternatif CHP kurdurmak, oyları bölmeye çalışmak gibi söylentiler de var ama onları henüz ciddiye almayalım.)
Erdoğan’ın otoriter yönetimi, dediğim gibi seçimdeki olası rakiplerini seçime giremez hale getirmeye, yani seçimde rekabeti ortadan kaldırmaya yönelmiş durumda. Bu da bizim algıladığımız otoriterliği giderek ağırlaştırıyor.
Ama öte yandan enseyi de karartmamak lazım; çünkü Erdoğan’ın muhalefeti de esasen yüzde 50 sınırında. Olabilecek en kötü adaylardan biri Kemal Kılıçdaroğlu idi ve üstelik bize daha baştan 6-7 tane Cumhurbaşkanı yardımcısıyla kaotik yönetim vaat ediyordu, buna rağmen seçimi kıl payı denebilecek bir payla kaybetti.
Macaristan’da Orban’ın partisi Fidesz, son anketlere bakılacak olursa ağır bir hezimete doğru gidiyor. Merkez sağdaki Tisza adlı parti açık ara önde gözüküyor. Ama aynı anketler seçime bu kadar kısa zaman kalmasına rağmen yüzde 25 oranında seçmeni “kararsız” gösteriyor.
‘Kararsız’ seçmenin son dakikaya kadar kararını kimseye söylememesi, “Seçimli otoriter”liğin yaşandığı bütün ülkelerde yaygın bir durum. Bizdeki anketlerde de halen en büyük parti kararsızlar partisi. Anketlere göre üç kişiden biri “kararsız”.
Elbette Türkiye’de Erdoğan’ın otoriterliği ile Macaristan’da Orban’ın otoriterliği arasında ciddi derece farkları var. Orban rakiplerini hapse atamıyor, o kadar gücü kendinde temerküz ettiremedi geride kalan 16 yıllık iktidarında.
Neyse, biz Doppler Etkisine geri dönelim. Dediğim gibi bu etki, tamamen gözlemcisine bağlı bir etki.
Biz buradan baktığımızda Andromeda Galaksisinini hızla üzerimize geliyor olarak görüyoruz, milyarlarca yıl sonra o galaksi gelip bizim galaksimiz Samanyolu’na çarpacak. Ama başka bir galaksideki gözlemci, aynı Andromeda’yı kendisinden uzaklaşıyor olarak görüyor.
Otoriter yöneticinin kendi devri iktidarı boyunca hukuk düzeninden diğer kurumlara kadar yarattığı ben diyeyim tahribat siz deyin değişiklik, her ülkenin kendi Doppler etkisini hissetme biçimini temelden belirliyor.
Bu değişikliklerin (veya tahribatın) tümüyle geri alınması her zaman mümkün olmuyor. İşte, ABD’de Trump seçimi kaybettiğinde Biden yönetimi Trump uygulamalarının ne kadarını geri çevirdi? Bir sürüsü işine geldiği için yerinde kaldı. Aynı şey, eğer iktidar değişimi yaşanırsa Macaristan’da da yaşanacak, gelecek yeni yönetim Macar Anayasa Mahkemesini eski statüsüne iade edecek mi, şüpheliyim.
Türkiye’de Tayyip Erdoğan yönetimi sona erse, acaba ona bu otoriterliği yaratan şartlar, uygulamalar ne kadar değişecek, ne kadar biz 2003 şartlarına geri dönebileceğiz?
Baksanıza içimizde bazılarımız “Belki de Tayyip Erdoğan bundan sonra hiç seçim yapmaz” diye konuşuyor. Onların hissettiği otoriterlik seviyesi buraya kadar gelmiş durumda.
Siz enseyi karartmayın yine de…



Yorum gönder