Savaş sürerken birkaç iyi şey oldu, gürültüye gitmesin
Züğürt tesellisi olsun diye değil, hakikaten bir anlamı olabilir diye… Dünya tam bir kaos manzarası sergiler, ABD-İsrail-İran savaşı bu manzarayı daha da kötüleştirirken, bu gürültü-patırtı arasında Avrupa’da iyi bir şeyler oldu, onları atlamayalım istiyorum.
Son bir ay içinde arka arkaya “iyi haberler” geldi. Bu haberler, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi devam ederken buna “bir dakika, o kadar kolay değil,” diyen birilerinin ortaya çıkması, fazla yüksek perdeden olmasa da “bu bir işaret olabilir mi” şeklinde değerlendirmeler yapılmasına sebep oldu.
Önce, İran savaşının ilk günlerinde, İngiltere’de Manchester’a bağlı bir seçim bölgesinde, boşalan bir parlamento sandalyesini Yeşil Partili genç tesisatçı Hannah Spencer doldurdu. Ardından Almanya’da Cem Özdemir’in liderliğindeki Yeşiller az farkla Baden Wüttemberg eyaletinin birinci partisi oldu. Önceki hafta, Fransa’da sosyalistler ve sol ittifaklar Paris, Marsilya, Lyon gibi büyük kentlerin belediye başkanlıklarını kazandılar. Geçen hafta ise İtalya’da “reform” adı altında yargıyı egemenliği altına almaya çalışan aşırı sağcı Başbakan Giorgia Meloni’ye İtalyan halkı “Hayır” dedi. Son olarak da Mette Frederiksen’in Sosyal Demokrat partisi Danimarka’da birinci parti olarak yerini korudu.
Kuşkusuz bu seçimlerin her birinin kendi özel koşulları var. Kazananlar açısından bakınca, bir genelleme yapmak çok mümkün görünmüyor. Ancak kaybedenler açısından baktığımızda, bunları yürek ferahlatıcı rüzgarlar olarak niteleyebiliriz.

Ayın kaybedeni, İtalya’nın aşırı sağcı Başbakanı Meloni oldu
Pek çok sağ popülistin, seçilmiş otokratın yaptığı gibi, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de yargı sistemini köklü bir şekilde yeniden düzenleyecek ve tabii yargı üzerinde kendi hakimiyetini sağlayacak bir “reform” yapmak istiyordu. Bu reform, Anayasa değişikliğini gerektiriyordu. Meloni Ekim 2025’te tasarıyı parlamentodan geçirdi ama 2/3 çoğunluğu sağlayamadı. Karar referanduma kaldı ve Meloni geçen hafta referandumu kaybetti.
Hikayenin değişik versiyonlarını orada burada yıllardır görüyoruz. Konunun yabancısı değiliz. Meloni’nin, her istediğini yapabilmek için yargıyı kendine bağlamaya ihtiyacı vardı. Bu yüzden İtalyan yargısının siyasallaşmış, elitist, hantal, engelleyici ve sol eğilimli olduğunu ileri sürerek hakim-savcı atamalarının yolunu-yordamını değiştirecek, bu atamaları üstten denetleyecek bir reform talebiyle otaya çıkmıştı.
Meloni, referandum sürecinde kışkırtıcı söylemlere başvuran bir kampanya yürüttü. Örneğin, neofaşist kökenli partisi “İtalya’nın Kardeşleri”nin (Fratelli d’Italia) Facebook sayfasında yayınlanan ve sonradan kaldırılan bir broşürde, “Hakimler tecavüzcülerin sınır dışı edilmesini engelliyor. Feministler nerede? Evet oyu verin – bir daha böyle bir fırsat olmayacak,” ifadelerine yer verilmişti. Yani feministlerin kadınları savunamadığını, kendisinin (mevcut hakimlerden kurtularak) bunu daha iyi yapacağını söylemeye çalışıyordu. Oysa Meloni, bir süre önce, rıza dışı cinsel ilişkiyi tecavüz olarak tanımlayacak bir yasa tasarısını, koalisyon ortağının itirazı yüzünden rafa kaldırmıştı. Tabii muhalefetin bu ikiyüzlülüğü sergilemesi çok zor olmadı.
Referandum’dan %53,2 Hayır oyuna karşı ancak %46,8 Evet oyu çıkması ve sonucun iktidardaki hükümete, birçok planını erteletecek kadar zarar vermesi, Meloni’nin kışkırtıcı üslubunun tepki çekmesi kadar, belki ondan daha çok, muhalefetin başarılı ittifak politikasının ve kampanyasının bir sonucuydu. Liderliğinden büyük merkez sol partisi Demokratik Parti liderliğinde, son yıllarda sola doğru kayan Beş Yıldız Hareketi (Movimento 5 Stelle) ile merkez liberal “Azione” ve “İtalia Viva” partilerinden oluşan muhalefet cephesinin bu genişliğe ulaşması ilk kez mümkün olabilmişti.
Muhalefet cephesi, İtalyan halkının 2. Dünya Savaşı sonrası İtalyan Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi olan 1948 anayasasına olan bağlılığını iyi değerlendirmişti. Referandumu Meloni’nin politikalarının onaylanmasına dönüştürerek, sadece bir oylama kazanmamış, hükümetin tekerine gerçek anlamda çomak sokmuştu.
Birkaç bakanının istifasını sağlayarak, yenilgiyi onların üzerine yıkan Meloni, referandumu kazandıktan sonra yapmayı planladığı iki hamleyi ertelemek zorunda kalacak. Başbakanın yetkilerini artırırken İtalya cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayacak bir başka anayasa değişikliği önerisi muhtemelen gelecek yılki seçimi bekleyecek. Meloni bir de seçim yasasını değiştirme peşindeydi. Şimdi “bu değişiklik kime yarar” diye düşünmek zorunda kalacak.

Fransa’da başkanlık seçimlerinde aşırı sağın işi zorlaştı
Fransa’da önceki hafta yapılan yerel seçimlere, herkes, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir provası gözüyle bakıyordu. Anketler, yerel seçimlerin favorisi olarak Marine Le Pen / Jordan Bardella’nın aşırı sağ Ulusal Birlik Partisi’ni gösteriyordu. UBP çok sayıda belediye başkanlığı kazanmasına rağmen, iddiasını kanıtlaması beklenen yerlerde, büyük şehirlerde, seçimleri kaybetti.
Paris’te Sosyalist Parti adayı belediye başkanlığını kazandı. Marsilya’da Sosyalist-Yeşil ittifakının desteklediği mevcut merkez sol belediye başkanı yerini korudu. Lyon’un mevcut Yeşil belediye başkanı Sosyalist Parti, Komünist Parti ve bir başka sol ekolojik parti ile oluşturduğu ittifak sonucu yerini korudu.
Fransa’da yerel seçimler iki turlu yapılıyor. İlk turda hiçbir aday %50+1 alamazsa, %10’un üzerinde oy alan adaylar ikinci tura kalıyor. Seçimlere katılım genellikle %60’ın altında oluyor. Aşırı sağın ve sol ittifakın hamle yaptığı 2024 genel seçimlerinde, katılım ikinci turda %66’ya kadar yükselmişti. Bu yerel seçimlerde yeniden %58’e düştü. Ancak bu kez bir farklılık gözlemlendi. Limoges, Toulouse ve Clermont-Ferrand gibi şehirlerde katılım ikinci turda yükselmişti. Üçünde de sosyalistler ile radikal solun ittifakının belediye başkanlığını kazanma “tehlikesi” merkez sağ seçmenlerini harekete geçirmişti. Öte tarafta ise, aşırı sağcı UBP’nin ilk turdan sonra belediye başkanlığını ele geçirme olasılığı üzerine Toulon’da birinci turda %55 olan katılım oranı ikinci turda %57’ye çıkmıştı. Sonuçta Toulon’u merkez sağ/bağımsız aday kazandı.
Le Monde, özellikle ikinci turdaki katılım oranlarında görülen yükselmeyi, “(siyasete) güvensizlik ve demokrasinin bunalımı varlığını korusa da” Fransız seçmeninin hem radikal solun, hem de aşığı sağın yükselişine kayıtsız kalmadığı şeklinde yorumluyor; 2024 erken genel seçimlerindeki katılım yükselmesinin de aynı sebebe dayandığını söylüyor. Güneydeki Nimes kentinde, ilk turda birinci çıkan UBP adayının, ikinci turda komünist aday karşısında kaybetmesini buna örnek gösteriyor. İkinci turda, merkez ve sol seçmen aşırı sağı engellemek için komünist adayın arkasında birleşmişti.
Le Monde 70’i aşkın belediye kazanan aşırı sağın yükselmeye devam ettiğini belirtirken, seçmenlerin bir kısmının hâlâ aşırı sağa yönelmeye hazır olmadığının da altını çiziyor. Le Monde, seçimlerin tek bir net mesajı olduğunu vurguluyor: Fransız halkının oyu belirsizliğini koruyor ve (aşırı sağ açısından) 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu hiç de kesin değil.
Burada ilginç olan, Fransız parlamentosunda sol bloğun 180 sandalyesine karşılık aşırı sağın 142 sandalyesinin olması… Merkez sağın ise 2024 erken genel seçimlerinde ancak 39 sandalye alabilmiş olması… 2027 başkanlık seçimlerinde merkez sağ seçmen Avrupa tarihinin en büyük hatasını tekrarlar ve sol korkusundan bir kez daha faşist cepheyi desteklerse, bu Avrupa sağı için bir “domino etkisine” sebep olabilir. Tabii solun da tarihsel handikapının “birleşememe” olduğunu unutmamak lazım.
Bütün bunlar bir şeyin alameti mi
Şimdilik İtalya’daki referandum ve Fransa’daki yerel seçim sonuçlarını aşırı sağın yükselişinin önünün kesilmesi olarak görmek aşırı bir yorum olabilir. Ama dünya basını doğrusu bunu ima etmekten pek geri durmuyor.
Uluslararası haber ajansı Bloomberg, her iki seçimi birlikte değerlendirerek, “MAGA’nın (Trump’ın “Yeniden Büyük Amerika” hareketi) Avrupalı dostları kötü bir hafta geçirdi. Bu bir alamet olabilir,” değerlendirmesini yapmış. Ajansın yorumcularından Lionel Laurent seçim sonuçları ile ilgili şunları söylemiş: “Donald Trump’a yakınlık, sağcı popülistler için bir lanete dönüştü. Avrupa’daki sağcı popülistler, İtalya’dan Giorgia Meloni’nin referandumdaki yenilgisi ve Fransa’dan Marine Le Pen’in yerel seçimlerde bir atılım yapamaması gibi güçlüklerle yüz yüze geldi. Bu güçlükler, artan enerji fiyatları, enflasyon ve geçim krizi gibi çeşitli faktörlerin yanı sıra, Trump’ın otoriter tavırlarıyla ve algılanan yolsuzluklarla ilişkilendirilmelerinden kaynaklanıyor da olabilir.”
Umarım öyledir.
New York Times Meloni için, “İtalya’nın lideri bir zamanlar yenilmez görünüyordu. Beklenmedik bir yenilgi, onun karizmasını zedeledi,” diyordu. Financial Times ise, Meloni’nin yenilgisini şöyle değerlendirmişti: “İtalyan seçmenlerin yargı reformlarını açıkça reddetmesi, Başbakan Giorgia Meloni’nin iktidara gelmesinden bu yana yaşadığı en ciddi gerileme oldu. Referandum, 2027’de yapılması gereken parlamento seçimleri öncesinde sağcı liderin yenilmezlik havasını sarsarken, bugüne kadar zayıf ve bölünmüş durumda olan muhalefete yeni bir ivme kazandırdı.”

Bir Alman eyaletine ilk Türk asıllı başbakan
Almanya’nın Baden Wüttemberg eyaletinde yapılan parlamento seçimlerinde Alman Yeşilleri Hristiyan Demokratları az farkla geride bıraktı. Birlik 90/Yeşiller (Bündnis90/Die Grünen) partisinin bu seçimlerdeki eyalet başbakanı adayı Türk asıllı Alman politikacı Cem Özdemir’di.
“Misafir İşçi” bir aileden gelen ve Almanya’da doğan Cem Özdemir Alman siyaset sahnesinde uzun bir kariyere sahip; tecrübeli ve kendini siyasete adamış bir figür. Partisinde 10 yıl eş başkanlık, Alman federal parlamentosunda 3 yıldan fazla milletvekilliği yaptı. Bu dönemde Tarım Bakanı ve kısa bir süre Eğitim Bakanı oldu. Sonunda her şeyi bırakıp bu seçimlere odaklandı. Türk camiası içinde tartışmalı bir yeri var. Pek çokları onun göçmen kökenini geri plana ittiğini düşünüyor. (Türkiye’de ise Erdoğan yönetimine yönelik eleştirileri ile biliniyor.) Eyalet seçimlerinde Yeşil bir söylemden çok, Mercedes-Benz, Porsche gibi devlerin bulunduğu ihracat odaklı bir eyaleti nasıl güçlendirebileceği üzerinde duran pragmatik bir politikacı profili çizdi. Zaten partisinin “realist” kanadını temsil ediyor.
Özdemir ile ilgili seçim sonrası yorumlar, parlak kariyerli başarılı bir politikacı profili çiziyor; bu bakımdan hakkını yememek lazım. Ancak aynı eyalette kendisinden önce 15 yıl başbakanlık yapmış Yeşil politikacı Winfried Kretschmann’ın mirasını devralmış olduğundan da söz etmeden geçmemeli. Bir başka nokta da bu seçimde Yeşillerin oyunun azalmış, Hristiyan Demokratların ve aşırı sağcı AfD’nin oylarının artmış olması. Yeşiller ile Hristiyan Demokratların eyalet parlamentosunda kazandıkları sandalye sayısı eşit. Buna rağmen Özdemir’in Yeşil-Hristiyan Demokrat koalisyonunda eyalet başbakanı olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. “Bir Alman eyaletinde ilk Türk kökenli başbakan” başlıkları atılıyor.
Yeşillerin oy oranını tam olarak koruyamayan Özdemir’in başarısı, kökeni açısından değil, yaratmaya aday olduğu sonuçlar açısından önemli. Almanya’da aşırı sağın yükselişi devam ediyor. Yeşil-Hristiyan Demokrat koalisyonu (Stuttgart’ta da benzeri bir koalisyon var) bu yükselişin önünde bir baraj olabilir. Özdemir ise, Baden Wüttemberg’de Winfried Kretschmann’ın yerini doldurabilirse, bunu bir kez daha parti liderliğine tahvil edebilir ve sürekli kan kaybeden sosyal demokratlar yerine, Yeşilleri federal düzeyde yeniden koalisyon ortaklığına taşıyabilir. Yeşiller açısından da Özdemir açısından da başarının tamamına ermesi bu sürecin pürüzsüz yaşanmasına bağlı.

Yarım zafer: Danimarka’da sosyal demokratlar birinci parti
Danimarka’da da aşırı sağın yükselişi durdurulabilmiş değil. Burada da birinci parti olarak çıkan sosyal demokratların 120 yıldır görülmemiş bir oy kaybı var. Buna karşılık yeşiller ve aşırı sağ yükselişte. Parlamento’da sol blokun 88 sandalyesi, sağ blokun 77 sandalyesi var. Tayin edici rolü 14 sandalye alan ılımlı merkez parti “Moderates” üstlenecek.
Danimarka Kralı 10.Frederik, hükümeti kurma görevini, halen başbakan olan ve 38 sandalye kazanan Sosyal Demokrat Parti’nin lideri Mette Frederiksen’e verdi. Her ne kadar, Koalisyon eski başbakanlardan Lars Løkke Rasmussen’in Ilımlı Parti’si ile sol blok arasında kurulacak gibi duruyorsa da Frederiksen’in sadece Ilımlı Parti’yi değil, sol blok içindeki Yeşil Solu ve Sosyal Liberalleri de tatmin etmesi gerekecek. Bu aşama geçilse bile çok partili, sürdürülmesi zor bir koalisyon ortaya çıkacak.
Ilımlı Parti’nin Başkanı Rasmussen sağa yatarsa koalisyonun ikinci büyük partisi olacak; başbakan yardımcılığı garanti gibi. Ancak, aşırı sağcı bir başbakanla hayatı çok daha zor olabilir. Tarihe, Avrupa’da popülist aşırı sağı iktidara taşıyan isim olarak geçebilir. Sola yatarsa, sandalye sayısı bakımından koalisyonun en küçük partisi olacak. Başbakan yardımcılığı bir yana istediği bakanlıkları alması dahi zorlaşabilecek.
Kısacası Frederiksen’in “zafer”ini yaşayabilmesinin önünde henüz nasıl ortadan kaldırabileceği kestirilemeyen engeller var.

Bunu çok seveceksiniz: Tesisatçıydı milletvekili oldu
Adı Hannah Spencer. İngiltere’de Manchester’ın Gorton and Denton seçim bölgesinde boşalan bir sandalyeyi doldurmak üzere yapılan ara seçimlerde, Yeşil Parti’den milletvekili oldu. 34 yaşında, sempatik cıva gibi bir kadın. Isı pompası kurmak gibi karmaşık işleri de yapan, kendi işinin sahibi sertifikalı bir tesisatçı ve doğal gaz teknisyeni. Bir küçümseme olarak değil, halktan biri olduğunu vurgulamak için herkes onu “Tesisatçı Hannah” olarak anıyor. Seçim kampanyası sırasında işlerine devam etmiş ve seçilmeden kısa bir süre önce sıva ustası sertifikası da almış. Zafer konuşmasında, müşterilerinden özür dilemiş: “Üzgünüm, ama Parlamento’ya gitmem gerektiği için, randevulaştığımız işleri iptal etmek zorunda kalabilirim.”
16 yaşında, üniversiteye gitmekten vazgeçip tesisatçılık eğitimi almaya başlayan Spencer, Yeşiller Partisi’nin adayı olarak, işçi sınıfı kökenli geçmişini mesajlarının merkezine yerleştirirken, aslında, Yeşil Parti’nin yeni stratejisine de uygun davranıyordu. Eylül 2025’te Yeşil Parti’nin liderliğine seçilen Zack Polanski ile birlikte, parti, işçi sınıfına da hitap etmeye başlamıştı. Yeşiller enflasyon, geçim krizi, ekonomik adaletsizlik, sosyal eşitsizlik gibi temaları da gündemine almış ve hızlı bir yükselme kaydetmişti. Spencer, ABD’nin ünlü dijital gazetesi POLITICO’ya verdiği bir demeçte, “İnsanlar iklim krizi ve çevreye ne kadar önem verdiğimizi zaten biliyor,” diyordu.
Üniversiteye siyaset okumaya gitmek yerine günlerini insanların mutfaklarında, banyolarında, oturma odalarında geçirdiğini belirten Spencer, bu kökleriyle diğer siyasetçilerden kendini ayırıyordu: “Westminster’ı (parlamento), hep aynı okullara gitmiş ya da Oxbridge’de okumuş (Oxford-Cambridge) bir avuç züppe erkekten oluşan küçük bir kulüp olarak tutmak istiyorlar. Zorlu koşullarda çalışmanın ne demek olduğunu bilmeyen çok fazla politikacımız var. İşler bu yüzden bu hale geldi.”
Hannah Spencer’in İşçi Partisi’nin kalelerinden birinde seçimi kazanmasında, sergilediği bu farklı kişiliğin yanı sıra, şu sıralarda İngiltere’de esmekte olan Yeşil rüzgarı arkasına almasının da etkisi oldu. Zack Polanski anketlerde %6-7 arası olan oy oranını, %13-14’e çıkardı. Üye sayısını yaklaşık üçe katlayarak 200 binin üzerine çıkardı. Başbakan Starmer’in İşçi Partisi’nin üye sayısının 250 bine düştüğü ileri sürülüyor. Resmi rakam 309 bin. Nigel Farage’ın aşırı sağ Reform UK’sinin resmi üye sayısı ise 268 bin. Rakamlar fikir vermesi açısından önemli ama bize gelecek genel seçimlere kadar Yeşillerin yükselmesinin nasıl bir seyir izleyeceğini, parlamentoda halen 5 olan milletvekili sayısını ne kadar artıracağını göstermiyor.
Bugüne kadarki seçim başarılarını daha çok İngiltere’nin güneyinde elde eden Yeşiller’in, Spencer’le birlikte ilk kez bir kuzey ilinde başarılı olması, bu partinin etkisini coğrafi olarak geliştirdiği biçiminde yorumlanıyor. Ama bu temponun, aşırı sağı geride bırakmaya yetip yetmeyeceği, daha çok İşçi Partisi tabanından oy alan Yeşiller’in parlamento içinde bir ağırlık oluşturup oluşturamayacağı henüz bilinmiyor.
Bir kıpırdanma var ama neyin kıpırdanması belli değil
Avrupa’da siyasi arena çok parçalı bir yapıya dönüşmüş durumda. Bu parçalılık içinde, seçim ittifakları ve koalisyonlar, siyasetin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Merkez siyasetler erirken, radikalleşen sağ ve sol daha fazla mevzi kazanıyor. Bölünmüşlük konusunda kötü şöhrete sahip olan sol kesim, geçmişe oranla ittifaklara daha açık hale gelmiş, yapısal handikapını bu yolla giderme peşinde. Popülist aşırı sağda ise bütünlük daha fazla. (Aşırı sağın iktidara en yakın olduğu ülke Fransa. Marine Le Pen / Jordan Bardella’nın partisi parlamentoda birinci durumda.) Aşırı sağ tehlikesine karşı kurulan ittifakların kalıcılığı tartışma konusu. Bu ortam içinde Yeşillerin yükselmeye devam etmesi, solda meydana gelen kıpırdanmalar, aşırı sağın yükselişini durdurmak için kurulan ittifaklar tünelin ucunda gözüken bir ışık gibi geliyor gözümüze. Yanılıyorsak, o ışığın aslında ne olduğunu siz biliyorsunuz.


Yorum gönder