İşsizlik fırtınası, enflasyon kasırgasına katıldığında…
Bizim Türkiye’de “Ekonomik kriz”den anladığımız ödemeler dengesi krizi. Yani, en büyük korkumuz ülkemizin ithalat yapacak dövizi bulamaz hale gelmesi.
Öyle bir durum yaklaştığında hep yaşadığımız şey devalüasyon oluyor. Yani Türk lirası değer kaybediyor, başta dolar olmak üzere yabancı paraların fiyatı hızla artıyor.
Ne zaman Türkiye’de dolar fiyatında hızlı bir artış yaşansa, hemen “Eyvah, kriz geliyor” sözleri yayılıyor, bu paniğe neden oluyor, doların artması enflasyonu körüklüyor ve biz uzun yıllardır bildiğimiz kısır döngüye giriyoruz.
Büyük krizler de yaşamadık değil. 2001 finansal krizi, doların fiyatının tutulamaması, arkasından çok sayıda bankanın batmasıyla geldi. Belki banka batmadı ama bu krizin benzerlerini önce 2018’de yaşadık; ardından 2021-22’de.
Bugün aslında 2018’de başlayan, 2021-22’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faizleri düşürmesiyle daha da alevlenen krizin devamını yaşamaya devam ediyoruz. Türkiye, 2018’de başlayan yapısal ekonomik krizini çözebilmiş değil, bana soracak olursanız çözme yolunda bir irade sergiliyor da değil.
Çünkü kriz, ekonomik sebeplerle değil siyasi sebeplerle başladı. Henüz başkanlık sisteminin ilk cumhurbaşkanı olarak seçilmemiş olan Tayyip Erdoğan’ın Londra’da yatırımcılara “Merkez Bankasına faiz indirteceğim” demesi, hemen hemen herkese göre krizin başlangıç anıydı.
Erdoğan iktidarı bu krizi, “Hayır, Merkez Bankası kararlarında özerktir” diyerek söndürebilirdi, bunu yapmak yerine Merkez Bankası’nın artık bağımsız olmadığını sabit varsayan bir dizi piyasa dışı tedbirle başlayan döviz krizini çözmeye yöneldi.
Örneğin yurt dışı TL piyasasını kapattı. Örneğin Merkez Bankası rezervini şeffaf olmayan yöntemlerle satarak dövizi baskıladı. Döviz fiyatı artıp enflasyon yükselince faiz arttırmak yerine fiyatları polisiye tedbirlerle düşürmeye kalkıştı, patates-soğan depoları basıldı.
2023 Haziranından sonra Tayyip Erdoğan tutum değiştirdi. Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetimine gelmesiyle faizler arttırıldı, Merkez Bankası geçmişte alınmış piyasa dışı tedbirler demetinden oluşan makro ihtiyati tedbirleri kaldırmaya girişti.
Ama bu önlemlerin etkisi sanılandan daha az oldu. Çünkü Türkiye’de piyasalar, 2018’den itibaren yaşadıklarından dersler almıştı ve kimse itiraf etmek istemiyor ama kamunun yarım ağız tedbirlerinin ekonomi üzerindeki etkisi sınırlıydı. Reel piyasalar ve para piyasaları bu uzun yıllar içinde birbirinden epey ayrışmıştı.
Faizi arttırmak para piyasalarını eskisi kadar etkilemiyordu ama reel sektör bu artıştan feci olumsuz etkileniyordu.
Enflasyon beklenen ve umulan hızda düşmedi, doları fiyatı beklenen ölçüde istikrar kazanmadı. Merkez Bankası bugün bile dövizin fiyatını baskı altında tutuyor, yani en yapmaması gereken şeyi yapıp piyasaya sürekli müdahale ediyor. Son buldukları çare, bankanın altın rezervini dolarla swap yapmak. Demek nakit dolar sıkışıklığı başladı.
Reel sektörü zora sokan bir başka şey de bu: Doların fiyatının sürekli baskılanıp ucuz tutulması. Ara malı ithalatı pahalı hale geliyor, reel sektör üretimiyle rekabetçi fiyat veremez duruma düşüyor. Zaten işletme sermayesi açığı bulunan reel sektör ciddi bir daralma içinde.
Üstelik, dediğim gibi enflasyon da düşmüyor. Halen yüzde 30 seviyesinde.
Reel sektördeki bu ciddi daralmaya ilişkin haberler sık sık yansıyor. Türkiye bir zamanlar devasa boyutlarda olan tekstil ve konfeksiyon endüstrisini neredeyse tamamen öldürdü. Ayakta kalabilenler büyük ölçüde Mısır ve Bangladeş’e kaçtı, fabrikalarını taşıdı. Tek başına tekstil konfeksiyonda 300 bine yakın istihdam kaybı olduğu hesaplanıyor.
Evet, reel sektörün dünyayla, bırakın dünyayı Türkiye’de doğrudan tüketiciye satış yapan Temu, Alibaba gibi online alışveriş siteleriyle bile rekabet edemez hale gelmesi, beraberinde ciddi bir işsizlik dalgası getirdi.
Türkiye, bir zamanlar hızlı artan nüfusu nedeniyle yılda 1 milyon istihdam yaratması gereken bir ülkeydi. Bugün nüfus artışı durdu, artık yılda 400 bin civarında istihdam yaratmak, işsizliğin sabit kalması için yeterli. Ama bakın 2025’te ülkemizde bırakın 400 bin istihdam artışını 54 bin kişilik istihdam kaybı yaşandı.
Bu yılın tamamı için bir rakam. 2026 yılı da feci başladı ve Türkiye sadece bir ayda 516 bin istihdam daha kaybetti. Şimdi haftaya TÜİK Şubat ayı rakamlarını açıklayacak, orada göreceğiz istihdam kaybı devam ediyor mu etmiyor mu? Etmemesi için bir sebep yok.
Bu kitlesel işsizlik dalgasını biz kriz yıllarında yaşardık eskiden. Şimdi ortada “kriz” algısı yok, çünkü doların fiyatı baskı altında, ama yaygın işsizlik yaşıyoruz. Unutmayın, meselemiz bir türlü mevcut işsizlere iş bulamamak değil, var olan iş alanlarının buharlaşıp gitmesi.
Tabii işsizliği arttıran yegane faktör faizlerin yüksekliği ve sanayinin dolar fiyatı nedeniyle rekabet gücünü kaybetmesi değil. Esas meselemiz, 2018’de bu krizi başlatan şeyle aynı: Güven krizi.
Türkiyeli sermaye sahipleri, yatırımcılar Türkiye’de yatırım yapmıyorlar. Çünkü aradan geçen sürede, özellikle de son bir yılda bu güven krizi tamamen başka boyutlara erişti. Artık insanlar bir sabah bütün şirketlerine kayyım atanmayacağından emin değiller, kimsenin herhangi bir hukuki güvencesi yok, şirketinize el konduğunda hak arama yolları neredeyse tamamen kapalı.
Bu durumda yerli sermaye henüz yapabiliyorken yurt dışına kaçıyor. 2025 yılında 30 milyar dolarlık sermaye çıkışı yaşandı ülkemizden. Bu bir rekordu. 2025’in cari açığının neredeyse tamamı bu sermaye çıkışından kaynaklandı.
Üstelik dediğim gibi enflasyon da düşmüyor. Zaten bu ortamda düşemez; geleceğe ilişkin güvensizlik o seviyede ki, kimse enflasyonun düşeceğini düşünmüyor, o yüzden geleceğe ilişkin fiyatlamalarını da bugünkü harcamalarını da bu güvensizliğe bağlı olarak yapıyor.
Bütün bu olağanüstü olumsuz tablo yetmezmiş gibi üstüne bir de İran savaşı patladı; petrol ve gaz fiyatından gübreye ve petro kimya ürünlerine kadar her şeye zam geldi. Bu zamlar kaçınılmaz biçimde bütün fiyatları arttıracak.
Görüyorsunuz bir mükemmel fırtınanın ortamı oluşmuş durumda.
Ve bana soracak olursanız biz bu fırtınadan ancak köklü bir siyasi değişimle çıkabiliriz.



Yorum gönder