İran, tehdidi ortadan kaldıran tavizler verdi ama iki kafadar “yakın tehdit” yalanıyla savaşı başlattı
“Yalan ağzına yuva yapmış” diye bir söz vardır, çok severim. Çünkü hayatta karşınıza böyle insanlar çıkar ve bu sözün onları ne kadar iyi tarif ettiğini görür, şaşırırsınız. Yani eskiden öyleydi. Şimdi, yalanın ağzına yuva yaptığı liderler tarafından yönetilen ülkeler var.
Bu “tip” bir anlamda kurumsallaştı. Tabii bunlar otokrat-diktatör liderler. Yalanlarını sürdürebileceklerine güveniyorlar, çünkü yandaşlarıyla, yardakçılarıyla aynı şarkıyı hep bir ağızdan öyle gürültüyle söylüyorlar ki, başkasının sesi duyulmuyor. Yalan söylerken bir başka güvenceleri de taraftarlarının, onlara oy verenlerin, her türlü yalanı sineye çekmeye hazır olmaları. Zaten çok sıkışırlarsa onlara “yalancı” diyenleri içeri atma olanakları da var.
ABD Başkanı Donald Trump böyle bir lider. Her gün bir yalan söyleyebiliyor. Bazen kendi kendini yalancı çıkarıyor ama hiç umurunda değil. Akşam oluyor, sabah söylediğinin tersini söylüyor. Kısa ömürlü yalanlarının yanı sıra, uzun süren, bir türlü geri dönemediği yalanları da var. Ekibi de ondan farklı değil. Doğru tahmin ettiniz; İran savaşını başlatan yalana geleceğim. Gerçi hakkını yemeyeyim, ABD’nin gerçek dışı gerekçelerle savaş başlatması ilk Trump’ın marifeti değil. Sırası gelince onu da hatırlarız.

Cenevre görüşmelerinde İran şaşırtıcı tavizler vermiş
Geçen hafta savaşın patırtısı içinde bir şey oldu. İngiltere’nin önde gelen yayın kuruluşu The Guardian, 17 Mart Salı günü yayınladığı özel haberinde, ABD ile İran arasında savaştan hemen önce yapılan dolaylı görüşmelerde, İran’ın, zenginleştirilmiş uranyum ile ilgili, görüşmelere katılanları şaşırtan, beklenmedik tavizler verdiğini açıkladı. Haber adını vermeyen üç diplomatik kaynaktan doğrulatılmıştı.
The Guardian’ın ortaya çıkardığı olay, İngiltere Başbakanı’nın ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell’ın, ABD ile İran arasındaki son görüşmelere katılmış olmasıydı. Dahası, Powell, kaynakların belirttiğine göre, Tahran’ın nükleer programı konusunda sunduğu teklifin, savaş için acele edilmesini önleyecek kadar önemli olduğu kanaatine varmıştı. Powell, savaştan hemen önce İran’ın önerdiği anlaşmanın “şaşırtıcı” teklifler içerdiğini ve müzakerelerde önemli bir ilerleme sağladığını düşünüyordu. Bir sonraki Viyana görüşmeleri için 2 Mart tarihi kararlaştırmıştı ama Cenevre görüşmelerinden iki gün sonra (28 Şubat) ABD ile İsrail savaşı başlatmıştı.
Jonhathan Powell
Guardian haberinde görüşleri dolaylı olarak aktarılan Jonathan Powell sıradan bir danışman değil. İngiliz bürokrasisinin önemli bir ismi. Resmi CV’sinde görevi, hükümete ve kabineye ulusal güvenlik konularında tavsiyeler vermek, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne katılmak, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin tüm kamu kurumları genelinde uygulanmasını denetlenmek olarak belirtiliyor. Yani tek tabanca biri değil, ulusal güvenlikle ilgili bir ofisi yönetiyor. Nitekim, Guardian’ın haberinden, Powell’ın Cenevre’ye ekibiyle gittiğini öğreniyoruz.
1995’ten 2007’ye kadar o zamanki başbakan Tony Blair’in başbakanlık müsteşarı olarak görev yapan Jonathan Powell, asıl ününü müzakereci kimliği ile yapmıştı. 1997’den 2007’ye kadar Kuzey İrlanda barış görüşmelerinde Birleşik Krallık’ın baş müzakerecisiydi. Daha sonra, İspanya’nın Bask Bölgesi’nde ayrılıkçı ETA ile yürütülen, Kolombiya’da FARC gerillaları ile yapılan müzakerelerde ve Mozambik’teki barış görüşmelerinde yer almıştı.
İngiliz ekibinin ABD-İran görüşmelerinde ne işi vardı
Guardian, kaynakları olarak gösterdiği “körfez diplomatları”nın, Powell’a müzakerelere katılım izninin hangi gerekçeyle verildiğini belirtmediklerini söyledikten sonra, kendi yorumu olarak, “(bu görev) daha önce Tony Blair’in başdanışmanı olarak çalıştığı dönem de dahil olmak üzere, yıllar boyunca ABD ile kurmayı başardığı ilişkileri yansıtıyor olabilir,” diyordu. Muhtemelen asıl kaynaklarını gizlemek için, bilerek gerçeğin yakınından bile geçmeyen bir yorum yapıyordu Guardian. Gazeteciliğin klasik numaralarından biri.
Oysa ABD ekibi Trump’ın damadı Jared Kushner ve Orta Doğu özel temsilcisi Steve Witkoff’dan oluşuyordu. (Yanlarında bir de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi vardı.) İkisi de burunlarından kıl aldırmayan tiplerdi. İngilizleri danışman olarak istemezlerdi. Hele Trump hiç istemezdi. İran’ın da durumu farklı değildi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı ve ekibi de yanlarında İngilizleri istemezlerdi. O zaman İngilizlerin orada ne işi vardı? İşin bu tarafını biraz kurcalayalım.
Burada müzakerelerin yapısı önem kazanıyor. Ortada tarafların karşı karşıya oturduğu bir müzakere masası yoktu. Cenevre görüşmeleri dolaylı olarak yapılıyordu. Yani taraflar ayrı odalarda oturuyor, arabulucu onlar arasında mekik dokuyordu. Arabulucunun görevini layıkıyla yapabilmesi için, hem müzakere tekniklerine yüksek hakimiyeti olması, hem de konuyu çok iyi bilmesi lazımdı. İşte Jonathan Powell ve ekibi bu noktada devreye giriyordu. Onlar arabulucunun danışmanıydı. Sadece müzakerelere değil, ayın başında arabulucu ekibin yaptığı bir dizi hazırlık toplantısına da katılmışlardı. Cenevre müzakerelerinin arabulucusu Umman Dışişleri Bakanı Sayyid Badr bin Hamad Al Busaidi’ydi. Zaten görüşmeler de Cenevre’nin Cologny semtindeki Umman Büyükelçiliği konutunda yapılıyordu. Al Busaidi’nin ekibi de Umman Büyükelçiliği’nin üst düzey görevlileriydi.
Umman bu müzakereler için en ideal arabulucuydu. Bölgede her zaman anlaşmazlıklara çözüm arayan bir rolde olmuştu. Hem İran ile hem de ABD ile iyi ilişkilere sahipti. İngiltere’yle ise uzun bir tarihsel geri planı olan çok iyi ilişkileri vardı. İmparatorluk döneminden bu yana Umman, İngiltere’nin Hint Okyanusu stratejisinde önemli bir yere sahipti; bugün de Birleşik Krallık’ın “Dışişleri, Milletler Topluluğu ve Kalkınma Dairesi” açısından öncelikli ülkeler arasındaydı. İki ülkenin güçlü askeri, ekonomik ve stratejik bağları bulunuyordu. İngiltere’nin Umman’da Duqm Limanı’nda bir askerî lojistik üssü mevcuttu. Umman, yardım istemek için başka kime başvurabilirdi? (Aslında büyük olasılıkla, bu teklifsiz dostluk çerçevesinde, teklif İngiltere’den gelmişti.)
İngiliz hükümeti Powell’ın müzakerelerdeki varlığını nasıl kabul etti
Başbakanlık ofisi, Guardian’ın haberi hazırlarken yönelttiği sorulara yorum yapmaktan kaçındı. Ama haber yayınlandıktan bir gün sonra (Çarşamba) Başbakanlık sözcüsünün basın toplantısı vardı. Başbakanlık sözcüsü kendisine yöneltilen soruya, net gibi gözüken hileli bir cevap verdi: “Powell görüşmelerde bulunmadı ve hiçbir İngiliz yetkili heyeti müzakerelere katılmadı.”
Görüşmelerde sadece tarafların üst düzey yetkilileri ve arabulucu vardı; kendi ekiplerini dahi yanlarına almıyorlardı. (Nitekim haberde yer verilen bir fotoğrafta bu açıkça görülüyordu.) Yani evet, Powell müzakerelerin “içinde” değildi. İngilizler başka bir odada oturuyor ama arabulucu sayesinde her şeyden haberdar oluyor ve tavsiyelerini arabulucuya iletiyorlardı. Ayrıca tabii ki müzakere masasında bir “yetki”ye sahip değillerdi. Sözcü yalan söylememişti.
Powell’ın ABD-İran müzakerelerinde (dolaylı da olsa) bulunduğunu ve İran’ın tekliflerinden haberdar olduğunu ortaya koyan Guardian’ın haberi, meclisteki bilgilendirme oturumunda İngiliz Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’a da soru olarak yöneltilmişti. Galler’in milliyetçi partisi Plaid Cymru’nun (Galler Partisi) milletvekili Liz Saville Roberts, Cooper’a, “görünüşe göre” diplomatık seçeneklerin hala geçerli olduğunu, acil bir füze tehdidi ya da İran’ın nükleer silah elde ettiğine dair hiçbir kanıt olmadığını belirterek, “O dönemde İran ile ABD arasında müzakere yolunun hâlâ açık olduğuna inanıyor musunuz? Eğer öyleyse, bu durum ABD ve İsrail’in ilk saldırılarının zamansız ve hukuka aykırı olduğu anlamına gelmez mi,” diye sormuştu.
Bu soru belki hükümeti sıkıştırmak için sorulmuş bir soruydu ama, güzel bir pasa dönüşmüştü. Dışişleri Bakanı Cooper topu göğsünde yumuşattı: “Birleşik Krallık, nükleer müzakerelerle ilgili görüşmelere ve diplomatik süreçlere destek verdi. Bunun önemli bir yol olduğunu düşünüyorduk ve devam etmesini istiyorduk. Bu, ilk ABD saldırıları konusunda aldığımız tutumun nedenlerinden biridir.” Hükümet, doğrudan teyit edici hiçbir cümle kullanmadan haberi teyit etmişti.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer savaşın ilk günlerinde yaptığı açıklamalarda, İngiltere’nin savaşa katılmadığını, Birleşik Krallık ordusunu “hukuksuz bir eyleme ortak etmeyeceğini” söylemiş ancak daha sonra baskılara dayanamayarak, İngiliz üslerinin ABD uçakları tarafından kullanılmasına izin vermişti. Ardından da daha ileri adımlar atmayacağını ısrarla tekrarladı: “Bu hükümet gökten rejim değişikliği yapılmasına inanmıyor.”
Starmer, Trump tarafından defalarca kınandı, aşağılandı. Trump Starmer için, “O bir Churchill değil,” dedi. Savaşın hukuksuzluğunu İngiltere başbakanının söylemesinin ABD hükümetinde sert tepki yaratması normaldi. Ama bu durum, ilişkiler aşırı germişti. Starmer’ın geri adım atmadan duruşunu desteklemeye ihtiyacı vardı. Büyük olasılıkla bu haber bu nedenle sızdırılmıştı. Parlamentoda Dışişleri Bakanı’nın verdiği cevap bize bunun ipucunu veriyor.
Guardian da benzeri bir yorum yaptı: “Powell’ın Cenevre görüşmelerine ve ayın başlarında İsviçre’nin bu kentinde düzenlenen bir dizi toplantıya katılması, Birleşik Krallık hükümetinin ABD’nin İran’a yönelik saldırısını destekleme konusundaki isteksizliğini kısmen açıklamaya yardımcı oluyor.”

İran hangi tavizleri verdi, ABD heyeti nasıl tavır aldı
Savaş başladığında İran sözcülerinin neden “görüşmeler iyi gidiyordu,” diye ter ter tepindikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor. Çünkü İran müzakerelere, konuyla ilgili bilgisi olanların şaşkınlıklarını gizleyemedikleri tekliflerle gelmişti.
İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimi altında, elindeki 440 kg’lık yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu yurt içinde seyreltmeyi kabul etmişti; gelecekte yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoku oluşturmamayı da taahhüt ediyordu. Ayrıca, (sivil amaçlı kullanımlar için düşük oranlı) zenginleştimeye de üç ila beş yıl ara verecekti. ABD, bu sürenin 10 yıl olmasını istiyordu. Guardian’a göre, 2025’te yapılan, zenginleştirme tesislerine yönelik bombardıman nedeniyle, İran’ın şu anda yurt içinde zenginleştirme yapma imkânı pratikte yoktu.
İran ayrıca, arabulucuların “ekonomik bir fırsat” olarak nitelediği bir teklifte bulunmuş ve ABD’ye gelecekteki bir sivil nükleer programa katılma önerisi getirmişti. Buna karşılık, Katar’daki dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması da dahil olmak üzere, İran’a uygulanan ekonomik yaptırımların yaklaşık %80’i kaldırılacaktı.
İran, bir de bu anlaşmanın geçici hükümler içermemesini, kısıtlamaların sona ereceği bir tarihinin olmamasını taahhüt ediyordu. Yani kalıcı bir anlaşma yapmak için gelmişti. 2015’te Obama’nın yaptığı nükleer anlaşmada kısıtlamaların sona ereceği bir tarih vardı. Trump ilk döneminde bu anlaşmayı iyileştirmek yerine toptan iptal etmişti.
Ummanlı arabulucular, İran’ın, “yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum” stoklamama teklifinin, müzakerelerde anlaşmaya varılabileceği anlamına gelen bir dönüm noktası olduğuna inanıyordu.
Trump varılan noktayı memnuniyetle mi karşılayacaktı, yoksa onu ikna edebilmek için çok daha büyük bir adım mı gerekliydi? Kaynaklar Kushner’in, müzakerelerden ayrılırken, İran teklifi konusunda renk vermediğini söylüyorlardı. Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan bir Körfez diplomatı kendi hissiyatını şöyle dile getiriyordu: “Witkoff ve Kushner’ı, girmek istemediği bir savaşa Başkan’ı sürükleyen İsrail ajanları olarak görüyorduk.”
Amerikan medyası haberi görmezden geldi
Normalde Amerikan medyasının haberin üstüne atlaması gerekiyordu. Oysa sadece Reuters ajansı haberi duyurmuş; o da, başbakanlık sözcüsünün açıklamalarına yer vererek, “İngiltere hükümeti haberi teyit etmedi,” demeyi tercih etmişti. Amerikan medyasının “yüksek standartları”nın böyle bir ortamda kaynağı belirsiz ve teyit edilmeyen bir haberi yayınlamasına engel olduğu düşünülebilir.
Ya da Joe Kent’in istifa mektubunda Amerikan medyasının savaştaki rolü üzerine söyledikleri doğru.

Joe Kent kim?
Guardian’ın haberinin yayınlandığı gün, Amerika’da da bir bomba patlamıştı. Terörle Mücadele Ulusal Merkezi’nin direktörü Joe Kent, kamuoyuna da açıkladığı bir mektupla görevinden istifa etmişti. Başkan Trump’a hitaben yazdığı mektupta Kent, “Vicdanım el vermediği için İran’da süren savaşı destekleyemem. İran, ülkemiz için acil bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail’in ve onun güçlü lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır,” diyordu.
Kent, istifa mektubunda, Trump’a, kendisini savaşa sürükleyen lobiyi şöyle tarif ediyordu: “Bu yönetimin ilk dönemlerinde, üst düzey İsrailli yetkililer ve Amerikan medyasının etkili isimleri, ‘Önce Amerika’ platformunuzu tamamen baltalayan ve İran’la bir savaşı teşvik etmek amacıyla savaş yanlısı duygular uyandıran bir dezenformasyon kampanyası başlattılar. Bu yankı odası, sizi aldatarak, İran’ın ABD için acil bir tehdit oluşturduğuna ve şu anda bir saldırı düzenlerseniz hızlı bir zafere giden yolun açık olduğuna inanmanız için kullanıldı. Bu bir yalandı ve İsraillilerin, bedeli binlerce en iyi erkek ve kadınımızın hayatı olan, felaket Irak savaşına bizi sürüklemek için kullandıkları taktiğin aynısıydı. Bu hatayı bir kez daha yapamayız.”
ABD devletinin en derininden gelen ve yönetimin yüzüne bir tokat gibi şaklayan bu mektup hemen bir karalamayla cevaplandı. Kent zaten “bilgi sızdırıyordu.” Ama ne hikmetse bu “eylemi” görevine devam etmesine engel olmamıştı.
ABD Başkanı’nı hep yanıltıyorlar, kandırıyorlar
Kent’in yazdıkları 2. Irak Savaşı’na da bakmamızı gerektiriyor. ABD, 11 Eylül saldırılarının akabinde Afganistan’a girmiş, sonra da 2003’de Irak’a kapsamlı bir bombardımanı izleyen kara harekatı başlatmıştı. Bunlar ABD’nin küresel terörle mücadele doktrininin parçalarıydı. Irak’ı işgal ederken temel gerekçe olarak Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu ileri sürülmüştü. ABD ordusu, Irak’ın her köşesine ayak bastı, iki yıldan fazla bir süre Irak topraklarını karış karış aradı ama bir şey bulamadı. 2008’de görev süresi dolduğunda, George W.Bush (Oğul Bush), ABC televizyonuyla yaptığı bir söyleşide şunları söyleyecekti: “Başkanlık döneminin en büyük pişmanlığı, şüphesiz Irak’taki istihbarat hatası olmuştur.” Söylemesi kolay; Irak’ın hala belini doğrultamamış ve İran savaşı yüzünden daha da doğrultamayacak olmasına ne demeli?
Tabii ki o gün söz konusu olan hata değildi. Bugün de Başkan’ı kandırmaktan söz edilemez. Bunlar tercihler… Devletlerin içinde her zaman çatışan görüşler vardır ve bu görüş sahipleri son sözü söyleyecek olanı ikna etmek için yarışırlar. Irak savaşı sırasında “şahinler” kazanmıştı. Bugün kazananlar da “İsrail yanlıları”ydı. Ama tercih de sorumluluk da Başkan’ındı.
Eskiden istisnai olan “yalan” artık kurumsallaştı, toplumsallaştı
Trump hükümeti hemen her konuda yalan söyleyerek meşruiyet oluşturmayı bir “yönetim tarzı” haline getirdi. Savaşın başlangıç koşullarıyla ilgili seksen çeşit şey söylediler. Sonunda Dışişleri Bakanı Marko Rubio’nun çelişik açıklamalarından anlaşıldı ki, ilk saldırıyı İsrail yapmış, ABD de “bölgedeki üslerini ve vatandaşlarını korumak için” kaçınılmaz olarak katılmıştı. Oysa Trump ilk anda saldırıyı “beraber başlattıklarını” söylemişti. Son olarak İsrail’in İran’a ait doğal gaz işleme tesislerine yapığı (doğalgaz fiyatlarını füze gibi fırlatan) saldırıda da “haberim vardı-yoktu” çalkalanması yaşanmıştı.
Bunlar, yalanlarıyla dünyayı kaosa, ülkelerini batağa sürükledikleri gibi, toplumu da zehirliyorlar. İnsanları yalana alıştırıyor, yalanı meşrulaştırıyorlar. Öyle ya, ulusal çıkarlar için yalan söylemek meşruysa, kişisel çıkarlar için aynı şeyi yapmak neden meşru olmasın? Yalandan para kazanan sosyal medya fenomenleri var. Komplo teorilerini inandıkları için yayanların yanı sıra para kazanmak için bunları icat edip ortalığa salanlar da var. Bu tipler, “bilmemne ile mücadele için kampanya yapıyorum, beni destekleyin” diyerek para topluyor. Geçenlerde İngiltere’de aşırı sağcı bir fenomen, düzenlemek için para topladığı bir mitingin sonrasında, paraların bir kısmını lüks arabasının bagajında Fransa’ya götürürken yakalandı.
İnsanlar ağır geçim baskısı ve yoğun yalan ortamında nereye yöneleceklerini kime inanacaklarını şaşırdılar. Şaşmaz bir “kutup” arayışına girdiler. Otokrat liderlerin yükselişini sağlayan bir dinamik de bu. Böyle bir ortamda birilerinin yalanı ötekilerin inancına dönüşebiliyor. Bilim adamları, gazeteciler, düşünen yazan-çizen insanlar ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler bu inancı sarsamıyorlar. Çünkü yerine aynı basitlikte bir şey koyamıyorlar. Beceriksizliklerinden değil, gerçek hayatın karmaşık olmasından… Yeni dünya, gerçeği bulmak, görmek için gösterdiğimiz çabanın yorgunluğuna zihnimizin dayanmasının çok zor olduğu bir dünya…

Yorum gönder