İBB tutuklusu Buğra Gökce bilanço çıkardı: ‘Her geçen gün özgürlüğüme bir gün daha yaklaşıyorum’
İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı ve şehir plancısı Buğra Gökce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, mart ayının kendisi için cezaevindeki bir yılı simgelediğini belirterek koğuş yaşamına dair gözlemlerini ve duygularını aktardı.
“Umut etmekten, istemekten; tertemiz bir niyetle, açık bir yürekle bu arzuyu göklere haykırmaktan vazgeçmeyeceğim” diyen Gökce “Her geçen gün özgürlüğüme bir gün daha yaklaşıyorum. Sevdiklerime her an biraz daha yaklaştığımı hissediyorum” ifadelerini kullandı.
Gökce şunları kaydetti:
“Mart ayını bitiriyoruz. Buradaki serüvenimizin başladığı ay, yani bir yılı doldurduğumuz ayın içindeyiz. Bugün aynı zamanda 54’üncü pazar. Bahar ayı… Ama kapıdan baktırabilen bir ay. Gelmezse, bahar hiç gelmiyor, yaklaşmıyor. Umut ise sımsıcak. O yüzden azıcık soğuklarla da gelse ya da gitse, sonu tertemiz… Güneş, kuş cıvıltıları, yeşeren tepeler, yükselen güneş ve pırıl pırıl bir gökyüzü demek.
Koğuşumun avlusunun bir kuyuyu andırdığını aylardır yazıyorum. ‘Kuyunun dibindeyim sanki’ derken, aslında fiili bir gerçekliği de ifade ediyorum. Kuyunun dibine güneş nasıl yaklaşıyorsa, koğuş avlusuna da şubat ortasından beri her gün bir parça daha hem derinine ulaşma hem de daha uzun kalma anlamında artan bir gayretle geliyor.
Öğle saatlerinde, kuyunun dibine doğru yaklaşan güneşi avlumun uç köşesinde, göz hizamda yakalamıştım martın başında. Yaklaşık 15 dakika sürmüştü. Saat 13 civarında güneş, göz hizama kadar, avlunun dibine yaklaştı. Her gün biraz daha dibe yaklaşıyor. Benden önce işaretleyenler olmuş: belki de Suat Toktaş işaretledi. 3 Mart’ta boy hizası, sanırım işaretleyenin göz hizasıydı. 8 Mart ise bel hizası olarak, ‘güneşin gelişi’ diye not düşülmüş. Davamızın başladığı 9 Mart haftası itibarıyla, öğle saatlerinde güneş koğuş havlusunun dibine yaklaşmıştı. Martın ortası gibi, koğuşun dibine köşeden 10-15 dakika güneş vurdu. Sonra yavaş yavaş hem vurduğu alan avlu tabanında genişleyerek hem de kaldığı süre uzayarak ilerledi.
Geçen yılın mart sonu, nisan başından hatırladığım, köşede bir parçanın öğlen ısınıyor oluşuydu. Bugün saat 13 civarı, güneş artık avlunun en ucundan da olsa içeri girdi. Gittim, o 15 dakikayı en köşede durarak geçirdim. Güneş beni görsün; ben onu göremesem de hissedeyim, içime işlesin, kemiğim ısınsın diye… D vitaminini takviyeyle değil, en doğal hâliyle alayım diye… Gözlerim kamaşarak ama içim ısınarak hissettim. Sizler belki fark etmiyorsunuz güneşin bu varlığını, bu kıymetli çabasını… Oysa burada 4-5 ay hiç göremedikten sonra bu bir nimet. 15 dakika sonra, avlunun dibindeki betonu bile tam göremeden güneş geri çekilmeye başladı. Yavaş yavaş duvarların üzerine doğru tırmandı. Bu satırları yazdığım saatte dışarıda havanın güneşli ama serin olduğu hissediliyor. Güneş sadece 10 metrelik duvarların en tepesinde… Sanırım yarım saate kalmaz, oraları da yalayıp geçecek.
Güneşin her gün biraz daha yaklaşması tesadüf değil gibi geliyor bana, sanki hayat en dar yerde bile bir yol buluyor, en karanlıkta bile kendine bir sızıntı açıyor. Işık, kapatılan kapılardan değil, sabreden gözlerden içeri giriyor. Ve insan, ne kadar kuşatılırsa kuşatılsın, içinde bir yer mutlaka gökyüzüne açık kalıyor.
Sonra 20 Mart Cuma günü, güneş öğle saatlerinde avluya daha fazla girmeye başlayınca, güneşi daha çok göreyim diye plastik taburemi güneşin girdiği köşeye yasladım. Üzerine çıkıp yükseldim; kuyunun biraz üzerine yaklaşıp güneşi gördüm. Yaklaşık 10 dakika, taburenin üzerinde döndüm; sanki çevirme yapıyor gibi, sırtımda ve yüzümde güneşi hissetmek için. Sonra yine gitti güneş. Ben yine gölgenin soğukluğuna kaldım.
Bu cuma ise, yani 27 Mart’ta, güneş artık koğuşun tabanına ilk kez iyice değmişti. Saat 12.30 civarında taburemi koyup, bu sefer üzerinde ayakta durmadan oturdum ve 10-15 dakika güneşte gazete okudum. Elime de çayımı aldım. Öyle iyi geldi ki… İçimde, yüreğimin bir parçasında.
Bir yandan canımı sıkan haberleri okuduğum gazeteler; haydutlaşmış ABD merkezli çürüyen dünya düzeni, diğer yandan iki siyasetin zaten büyüyen krizlere yaptığı çarpıcı etkisi… Olumsuz anlamda yüksek bir tükenmişlik sendromu. Adeta ülkenin de bu karanlıktan -güneşten, aydınlıktan yoksun vasatlıktan- o vasatın gölgesinden kurtulması gerekiyor. Oysa gölge etmeseler, koğuşumuzun avlusunun dibinden başlayarak o güneş pırıl pırıl doğma eğiliminde… Hem dünyamızı aydınlatacak hem içimizi ısıtacak. Dahası umut ve gelecek aydınlığı da onda…
Zira umut etmekten, istemekten; tertemiz bir niyetle, açık bir yürekle bu arzuyu göklere haykırmaktan vazgeçmeyeceğim. Her geçen gün özgürlüğüme bir gün daha yaklaşıyorum. Sevdiklerime her an biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Dile kolay…
Mart’ın sonu bahar olur inşallah. Ve bir gün, bütün bu günlerin hesabı tutulduğunda geriye yalnızca şunu söyleyebilmek kalacak: Eğilmedik. Kırıldık belki, yorulduk, eksildik… Ama eğilmedik. Çünkü bazı yenilgiler bile insanı küçültmez, bazı dirençler ise başlı başına bir zaferdir.
Gerisi… Gölge edenlerin gölgesi kurusun. Ne diyeyim.”



Yorum gönder