Hakikat Arayışı ve Terleyen Yüzlerimiz
Bizim ülkemizde dönem dönem yaşanan bir durum olarak, mahkeme salonları bazen yalnızca hukukun değil, siyasetin de sahnesi hâline gelebiliyor.
Dehşetle izlediğim için Yassıada Duruşmaları sırasında Celal Bayar ve Adnan Menderes’in sanık sıralarında bize izlettirilen görüntüleri belleğimdedir.
Birinde hoyratlıktan insanî bir etkileniş, diğerindeyse içten geldiği belli vakur bir duruş ebediyen aklımda kaldı.
İkisi de anlaşılabilir ve gerçekti.
Bazen sanık sandalyesinde oturan kişi, beden dilinden ayrı, kişisel savunmasının ötesinde bir “anlam” peşindedir.
Davayı ‘kişisel bir suçlama’ olmaktan çıkarıp ‘ilkenin veya adaletin parçası’ olarak sunar.
Siyaset bilimi bu noktada “gerçek mağduriyet” ile “mağduriyetin siyaseti” arasında bir ayrım yapıyor ve bunu üç ölçütle değerlendiriyor:
–Davanın niteliği,
–Savunulan ilkenin büyüklüğü
-Ve toplumdaki karşılığı.
Mahkeme salonundaki dramatik anların ardında gerçekten bir “ilke” mi vardır, yoksa kurulan bir siyasi anlatı mı, bunu anlamaya yardımcı ölçütlerdir bunlar.
Toplum da bunu görmeye çalışır.
Ve haklıdır.
Tarih ise bu farkı çarpıcı biçimde bize gösterir.
Nelson Mandela mahkemede yalnızca ‘kendisini’ değil, “Apartheid” düzenine karşı “evrensel bir adalet ilkesini” savunuyordu.
Buna karşılık, Hitler 1924’teki yargılamasında Alman milliyetçiliğinin “mağduriyet anlatısını” sahneye taşıdı.
Yöntem benzerdi ama içerik ve hedef tamamen farklıydı. İkisinin de sonunu insanlık biliyor.
Alexei Navalny ise bireysel davalarını otoriter baskıya karşı daha geniş bir mücadele anlatısına dönüştürmeye çalıştı. Bunu mümkün kılan da arkasındaki ‘toplumsal karşılık’tı.
Sonuçta, siyasi aktörlerin mahkeme salonlarını bir ‘siyasi iletişim alanı’ olarak kullanabildiği anlaşılıyor.
Bir davayı ‘çeşitli sıfatlar takarak büyütmek’, bir kesim için ‘suçun ağırlığını kamuoyuna göstermek’ niyetiyle yapılabilir.
Oysa, bilinmeli ki, o davayı öyle büyütmek, ‘suçlanan için de bilinçli bir strateji’ olabilir.
Bu kafa karışıklığında ‘hakikâti aramak isteyen’ için asıl soru basittir:
Gerçekte ‘bir ilke’ mi savunuluyor, yoksa yalnızca ‘bir siyasi performans’ mı kurgulanıyor?
Cevap, zamanın seyri içinde ve toplumun zihninde önünde mutlaka ortaya çıkıyor. Yassıada sonuçlarında olduğu gibi zaman bazı yüzleri er-geç terletir.
Bazı davalar tarihe ‘hakikat arayışı’ olarak geçer, bazıları ise yalnızca ‘dönemin siyasi polemiği’, veya birilerinin kötücül hesabı-kitabı olarak anılır.
Mandela gibi, “uğrunda canınızı vermeye hazır olduğunuzu” mertçe haykırışınızla duruşma salonlarında tarihe geçmiş bir inancınız varsa, tarih o ‘dava’yı görüyor ve kalıcı harflerle sonsuzluğa yazıyor.
Meselenin özü şu soruda saklı:
Bir duruşma günü, mahkeme salonundaki ‘sanık sıralarında oturanların amacı’ ile ‘onları sessizce izleyen toplumun çocukları ve ülkeleri için duydukları gelecek kaygısı’ gerçekten aynı şey mi?
Bulanık suda dipte yatanı görmek kolay değildir.
***
Tesadüfen öğrendim, fiziki nedenler dışında stres ve sıkıntı kaynaklı olarak, yüzümüzün aşırı terlemesinin bilimsel bir adı bile varmış: Hiperhidrozis.
Uzmanların yazılarında, bu durumun kendisi de günlük yaşamda başlı başına bir sıkıntı olarak hissedilebilir, çünkü oldukça ortadadır, deniyor.
