Atlarla mı konuşmalı, kazlarla mı?

Çimenlikte gezinen bir kaz, yanında otlayan bir at yüzünden küçük düştüğünü düşünmüş ve ata tıslayarak şöyle demiş:

“Ben kesinlikle senden daha soylu ve mükemmel bir hayvanım. Çünkü senin yeteneğin tek bir şeyle sınırlı. Oysa ben karada senin gibi yürüyebilirim. Üstelik kanatlarım var uçabilirim. Ayrıca  istediğim zaman yüzebilir, kendimi ferahlatabilirim. Hem  kuşların, hem  balıkların, hem  dört  ayaklı  memelilerin farklı güçlerinin tadını çıkarabiliyorum.”,

At kişneyerek ve küçümseyerek yanıtlamış kazı:

“Üç özelliğe sahip  olduğun doğru, ama hiçbirinde kendini pek  fazla  gösteremiyorsun. Gerçekten uçabiliyorsun, ama uçuşun o kadar yavaş  ve sakar  ki, buna  uçmak denmez. Yüzebiliyorsun yüzmeye de, balıklar gibi suda yaşayamazsın. Yiyeceğini  bulamazsın ve suyun içinde  yüzemezsin. Geniş ayakların ve uzun boynunla, yanından geçenlere tıslayarak yürüdüğün ve sağa sola paytak paytak sallandığın için karada da da dolaşıyor sayılmazsın pek. Seni gören gülüyor. Ben varya ben, yalnızca karada yaşayacak şekilde  yaratılmışım. Zarifim. Bedenim heybetli, görünüşüm güzel, hızım  şaşırtıcı. Kısacası birçok  özelliğe  sahip  bir kaz olacağıma tek bir özellikle  sınırlı  olup  buna hayran olunmasını tercih  ederim.” (Boccaccio ve Chaucer ’den Masallar.)

Adı üstünde masal deyip geçmiyoruz. Gerçekliği  olmasa da verdiği  ders,  çıkardığı pay  önemli.  

Eleştiri,  herkese bırakılabilecek bir konu  değil. 

Yapıcı olanını ancak  objektif, art niyetsiz, bilge, deneyimli insanlar başarabilir.

En iyisi, siz de günlük yaşamınızda eleştiriye kapalı,  pozitif katkıya açık olduğunuzu söyleyin. 

Böylece herkesin konuşmadan önce çok düşünmesini, ağzından çıkanı duymasını, yaratıcı çözümler bulmak adına kendilerini zorlamasını sağlarsınız. 

Siz de  başkalarını hemen eleştirmek yerine  bu  yöntemi uygulayın. 

Göreceksiniz; daha çok dinlenecek, daha çok sevileceksiniz.

Her şeyi birden yapabileceğini sanan, hiçbirini tam  olarak  yapamaz. 

Gücünü, yeteneğini tek bir alana  doğru yöneltmeyen, yeterli  biri  sayılmaz. 

Düşüncelerinizi de dağıtırsanız olmaz. Zihninizi kalbinizle birleştirmelisiniz her zaman. 

Mükemmellik; özelliklerle değil, nice ve nasıl olduğunuzla; yani özünüzle ilgilidir.  

Parmağınızı bütün pastalara daldırmaya çalışırsanız birine  bile dokunamayabilirsiniz. 

Her şeye sahip  olamazsınız. Olmaya da çalışmamalısınız. 

MFÖ’nün ‘Sen neymişsin be abi’ parçasındaki abi ya da abla gibi olmaya çalışmayın.

Bırakın  kendi  kendinizi övmeyi  ya da  alkış  toplama çabasını,  başkası  sizi övsün. 

Bütün yeteneklerinizi, sözlerinizi, davranışlarınızı alkışlayanların samimi olmadıklarını aklınızdan çıkartmayın. 

Kendinizi dev aynasında görmeyin. Her ne yapıyorsanız onu  iyi yapmaya çalışın. 

Garsonsanız en iyi garson siz olun.  Başkansanız da  en iyi başkan. İşinizi  sevin.

Ülkenin, şehrin değil, mahallenin en iyi insanı olun. Hatta apartmanın. Bu bile yeterli.

Yeteneklerinizi ve görüşlerini size tanımayan, anlayamayacak insanlarla tartışmayın, hele hele sosyal medyada bunu asla yapmayın.

Tartışırsanız da konudan uzaklaşılmasına, konunun başka  yöne  çekilmesine izin  vermeyin, kimseyi ikna  etmeye çalışmayın. Dogmaları kırmak, çelik kapıları kırmaktan daha zordur. 

Herkesin okuduğu bir mecrada, haklı bile olsanız, kimseyi paylayıp, küçük düşürmeyin. Takiipçi kasan bir manipülator değilseniz tabii. 

Her şeye rağmen, kaz olmanın at olmaktan iyi olduğuna  inanıyorsanız, kazlarla konuşun, atlarla  değil… Ama onları da yolmayın!

Niye kazlar?

Çünkü atların bakış açısında daima bir kendini beğenme sorunu ve haklı çıkma isteği olacaktır.

Siz hangisinden yanaydınız?

Yorum gönder