Cevdet Akçay ne dedi, Ak Parti trolleri ne anladı?

Geçen hafta salı günü İstanbul’da Robert Kolej Mezunları Derneği’nin Bizim Tepe adlı lokalinde Tarih Vakfı ile Bizim Tepe’nin düzenlemeye başladığı sohbet serisinin ikincisi vardı.

Konuşmacı, Merkez Bankası’nın Başkan Yardımcılarından Prof. Dr. Cevdet Akçay’dı.

Cevdet Akçay, benim çok uzun zamandır tanıdığın, “arkadaşım” dediğim bir isim. Salona girdiğimde ayaküstü Boğaziçi’nin eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder ve eşiyle sohbet halindeydi, ben de yanlarına gittim. Cevdet, askerliği bitmek üzere olanların ‘Şafak sayması’ gibi emekliye ayrılacağı günü sayıyor artık. Bu ayın ortasında 65 yaşını tamamlayacak ve yaş haddinden emekli olacak. Biz kendimizi genç saymaya devam ediyoruz ama bir arkadaşımız işte böyle yaş haddine geldi dayandı bile, hep birlikte yaşlandığımızı hatırlamanın kötü bir yolu bu.

Cevdet için “Şafak sayıyor” dedim ama yanlış anlaşılmasın, devletteki bu önemli görevinden kurtulmaya uğraşıyor değil. Aksine, görevini gururla yapıyor ve süresi olsa daha uzun yıllar yapmaya da itiraz etmez. Çünkü benim bildiğim tanıdığım Cevdet, kamu görevlilerinin istifa etmesine ahlaki itirazı olan bir kişi.

Zaten Cevdet dendiğinde benim gözümde onun hocalığı veya iktisatçılığından bile önce iki özellik aklıma gelir: 1. Ahlakı; 2. Basketbolculuğu.

Basketbolculuğunu onunla bire bir oynamış rakipleri anlatsın, ben onlardan değilim. Ama basketbol, hele Amerika yıllarında sokakta oynadığı basketbol onun için büyük önem taşır.

Ahlakı konusunda söylemem gereken ilk ve belki de tek şey, onun Immanuel Kant’ın meşhur “Categorical imperative” kavramının hayata geçmiş hali olması. Kant’ın bu kavramı, ahlaki tutumun insanın kayıtsız şartsız yerine getirmesi gereken görevi olduğunu anlatır. Cevdet için de temel ahlaki ayrımlar söz konusu olduğunda gri alanlar, “Ama o da şöyle yaptı” gibi bahaneler yoktur; doğruyla yanlışı, iyi ile kötüyü ayıran net çizgileri vardır ve bu çizgilerden hiçbir şart altında vazgeçmez. Hele şartlara bağlı olarak çizgilerini hiç değiştirmez. Göreli ahlak ona göre bir şey değildir.

Bir insanı, hele Cevdet Akçay gibi birini öyle birkaç satırda anlatmak zor ama onun ahlakı ile ilgili görüşümü yazmak zorunda hissettim, çünkü Cevdet’in geçen salı akşamı söylediği birkaç cümle günlerdir sosyal medyada Ak Parti trolleri tarafından tartışılıyor, o tartışmaların bağlamını anlamak bakımından Cevdet Akçay’ın kendini bağlı hissettiği temel ahlakı bilmek bence önemli.

O gece Cevdet Akçay yarım saati aşan bir sunum yaptı. Sunumunun en sonunda da “Chatham House Kuralları” adı verilen kurallar çerçevesinde konuştuğunu söyledi. Bu kural, konuşulan konuların yazılabileceğini ama “Bunu şu söyledi” diye konuşmalarda isim verilemeyeceğini emreder. Ama tabii ortada bir tane konuşmacı olduğu için bu kural aslında biz gazetecilerin “deep background” adını verdiği, tırnak içinde bir şey yazmama, yazacaksan da kendi bilgin gibi yaz kuralının uygulanması anlamına geliyordu.

Cevdet Akçay o yüzden, toplantıyı izleyen 20’ye yakın gazeteciye dönüp, “Dilerseniz yanıma gelin, birkaç sorunuza cevap vereyim” dedi. İşte o soru cevaplar sırasında bugün tartışılan asgari ücret konusu ve seçim ekonomisi olması halinde Merkez Bankası’nın ne yapacağı konusu gündeme geldi. (Bir de, “Önlemleri almasak enflasyon 150-200 olurdu” konusu var, o aslında yazılmaması gereken bölümdeydi ama yazıldı, üstelik diğer iki konu gibi bağlamından koparıldı.)

Önce eski gazeteci ve Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar’ın Cevdet Akçay’ı “Bürokratik oligarşi” olarak nitelemesine neden olan seçim ekonomisi konusuyla başlayayım.

Cevdet Akçay’ın bu soruya “Seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor. Maliye genişlerse ben daha fazla sıkılaşırım” cevabını verdiği yazıldı.

Soruyu soran gazeteci meslektaşım karşısındaki Merkez Bankası Başkan Yardımcısının ne cevap vermesini bekliyordu? “Seçim için Maliye genişlerse biz de emir kuluyuz para politikasını gevşetiriz” demesini mi? 

Cevdet, sunumunda ara ara İngilizce “Counterfactual” kavramına başvurdu. Yani, “Öyle değil de öbür türlü olsaydı ne olurdu” diye çevirebileceğim fikir yürütme yöntemine. Şimdi Cevdet eğer “Seçim olursa biz de parasal genişlemeye gideriz mecburen” demiş olsaydı, bugün sizce doların fiyatı ne olurdu veya Merkez Bankası fiyatı korumak için kaç kilo altın daha satmış olurdu, hiç düşündünüz mü?

Ortada bir seçimin s harfi bile yokken ona bu soru sorulduğunda, onun “Para politikası sıkışarak devam eder” demekten başka bir cevabı zaten yoktu. Kaldı ki, zaten az önce hatırlattığım ahlakı da ona ilkesel olarak bu cevabı vermekten başka seçenek bırakmıyordu.

Bir hatırlatma daha: Seçim döneminde genişlemeci olmak, olmayı bırakın genişlemeci olunacağı beklentisinin yaratıması bile aslında iktidar açısından tam tersi sonucu verebilir; Türkiye’yi seçim öncesinde ödemeler dengesi krizine sokabilir bir şey. Bugün 2023’te yaşamıyoruz; daha geçen yıl Ekrem İmamoğlu tutuklandı diye Merkez Bankası bir ayda 60 milyar dolar satmak zorunda kaldı. Yarın seçim ekonomisi dendiğinde, hele hele genişlemeci olunduğunda  Merkez Bankası rezervi doların fiyatını korumaya yetmeyebilir.

Siyasete ve üstelik de “Yeni Türkiye”nin kendine özgü kriterleriyle yapılan siyasete o kadar boğulmuş durumdayız ki, bir devlet memurunun kendisine yasayla verilmiş görevi hatırlatıp bunu savunmasını “Bürokratik oligarşi” diye niteleyebiliyoruz. 

Evet, devlet memuru elbette emir kulu ama emrini kişiden değil yasadan alıyor. Bunu dolaylı biçimde de olsa hatırlatan bir devlet memuruna rastlamak Şamil Tayyar ve onun arkasından gelen troller için belli ki şaşırtıcı.

Gelelim asgari ücret konusuna… Cevdet Akçay’ın “Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim, en azından işçi kurtulsun demek dünyanın en kötü liberal fikri” dediği yazıldı.

Oysa bu cümlenin bir başı var, bir de sonrası.

Akçay cevabına asgari ücreti belirlemenin Merkez Bankası’nın işi olmadığını ama bankanın geleceğe dönük enflasyon tahminlerini yapan kurum olarak ister istemez işin içinde olduğunu söyleyerek başlıyor. Sonra uzun uzun ücret ve fiyatların geçmiş enflasyona değil gelecek enflasyona göre planlanmasının önemini anlatıyor.

Bu görüşlerin eleştirilecek yanını bulmak ve eleştirmek elbette mümkün. Çünkü ortada eşitsiz bir durum var: Devlet, milyonlarca insanın gelirini asgari ücret ve memur-emekli zammı gibi şeylerle tek başına belirleyebiliyor; buna karşılık fiyatları belirleyemiyor, işverenin veya yüksek gelirlinin davranışlarını kontrol edemiyor. Ücretleri baskılıyor belki ama harcamaları baskılamakta zorluk çekiyor.

Ama şunu da söylemek lazım: Merkez Bankası’nın görevi gelir dağılımını düzeltmek değil, Cevdet’in konuşmasında hatırlattığı gibi istihdamı desteklemek, büyümeyi desteklemek değil, sadece fiyat istikrarını sağlama görevi var bankanın.

Ve son nokta: “Biz önlemleri almasaydık enflasyon 150-200 olurdu…”

Mehmet Şimşek göreve geldiğinde, Cevdet Akçay dahil ekonominin yeni yönetimi göreve başladığında Türkiye’de enflasyon yüzde 48’di.

Aradan geçti 2,5 yıl ve enflasyon bugün yüzde 31. Cevdet Akçay konuşmasında “Düşe düşe bu kadar mı düştü” denebileceğini söyleyip “Counterfactual”ları sıralamaya başladı. 

Çabucak unutuyoruz; bu ekip göreve geldiğinde Türk ekonomisiyle ilgili hiçbir şey normal değildi. Merkez Bankası rezervi eksi bakiyede 80 milyar dolar seviyesindeydi. Bir ekonomide olması gereken zorunlu neden sonuç ilişkilerinin (Cevdet Akçay’ın deyişiyle linklerin) tamamı kopmuştu.

Her şey normaldi ve enflasyon da sadece yüzde 48’di demek mümkün değil. Enflasyon bütün yapay baskıyla o noktadaydı ve patlayacak yer arıyordu. (Bir eleştiri: Bugün hala her şey normal değil.)

O yüzden bence Cevdet Akçay az bile söyledi, bu önlemler alınmasa, işin başına Mehmet Şimşek ve bugünkü ekip gelmese enflasyon öyle 150-200 falan değil 1000 bile olabilirdi, Türkiye tarihinde görmediği bir acıyı yaşayabilirdi.

Ak Parti trolleri kendi hayallerinde uydurdukları bir başka gerçeklik evreninde yaşadıkları ve herkesi de aynı yalan evrende yaşamaya çağırdıkları için bu sözlere de tepki gösterdi.

Oysa unutmayın, gerçek hepimizi özgür kılar.

Yorum gönder