İçeriksiz İçerikler Çağı

Joseph Conrad, The Nigger of the Narcissus için yazdığı önsözde, edebiyatı neredeyse bir ‘meydan okuma’ olarak düşündüğünü belli eder. 

Ona göre, “Yazılmış her satırın başkasının önüne çıkarılmaktaki haklılığını göstermesi gerekir.”

Bu, sadece estetik bir ölçü değildir.

Bu, yazmanın doğasına dair bir iddiadır:

Yani, “Yazmak, başlı başına bir cürettir.”

Çünkü bir şeyi öne sürmek, onu savunmayı da gerektirir.

Bir cümle kurmak, o cümlenin ağırlığını yüklenmektir.

Her metin, içeriğiyle varlığını gerekçelendirmek zorundadır.

Bugün bu eşik ortadan kalktı.

Artık kimse yazdığını savunmak, ortaya attığı fikrin ağırlığını üstlenmek zorunda değil.

Çünkü artık hiçbir şey gerçekten iddia bile edilmiyor.

Bir çağın adı bazen eksikliğiyle değil, fazlalığıyla konur.  Bu dönem de öyle: 

İçeriğin yok olduğu değil, içeriğin her yerden selamsız-sabahsız adeta taşarak anlamı boğduğu bir çağdayız.

Herkesin görünüm olarak söyleyecek çok şeyi var.  Ama kimsenin gerçekten söylediği bir şey yok.

Esasında, söylemek için değil, görünmek için üretiliyor o içerik…

Anlatmak için değil, kaybolmamak için.

Kimilerine göre her şeye rağmen profesyonel bir iş, meslek bu; ama kimileri için de, emeklilikten sonra ortalıkta  faal görünme imkânı!

Bu yüzden bugün karşımıza çıkan şey çoğunlukla zayıf bir içerik dahi değil, içerik kılığına girmiş bir dolgu. 

Yalancı dolma gibi bir şey.

Conrad’ın dünyasında yazmak bir riskti. Bugün ise risk, görülmeyip sıradanlaşmak ihtimâli.

Bu endişeyle, öz kontrol da denilebilecek bir edep yerini çoktan pervasızlığa bıraktı.

Çünkü cüret, bir ağırlık taşır.

Bir sözün arkasında durmayı gerektirir. Bir bedel içerir.

Pervasızlık, hafif.  Söyler, geçersin.

‘Bugün böyle, yarın sabah kalktığında öyle’ diyebilirsin. 

Nasıl olsa seni bağlamaz, elin hiçbir ciddi taşın altında değil ki. 

Ama sahici olmayan hiçbir davranış da iz bırakmaz.

Çok değil birkaç yıl önce ne içerikler sallandı, ağızlardan düşmezken, şimdi “yeni normal” diye lâfa başlayan kaldı mı? 

Bugün çoğalan şey cüret değil, cüret taklidi yapan bir pervasızlık hâli. 

O günde yaşanan oydu.

Mecra mesajın kendisidir” derdi Marshall McLuhan. 

Bir yeni zihniyet yaygınlaşmak için, sosyal denilen medya ile mesajlarını birleştirmek için bir figür doğurdu:

O işlevi yüklenenlerin adı: İçerik Üreticisi.

Eskinin yazarı, söyleyeceği bir şey olduğu için yazardı, Sait Faik yazmazsa öleceğini hissetti.

Bugünün içerik üreticisi ise, sistemin üret dediğini görüp, üretmek için var. Dolabın dönmeye devam etmesi için.

Çünkü yazar anlamın peşinde doğmuşken, içerik üreticisi, süreklilikten türedi.

İçerik üreticisi, ortalığa çıkış nedeni olan ilgi çekmek fırsatlarını kaçırmaz. Birden hızlanır.

Bu yüzden içerik üreticisi aslında içerik üretmez, o bir boşluğu doldurmanın, kendine bir konum kapmanın peşindedir.

Algoritmanın talep ettiği ritmi sürdürür. Görünürlüğünün kesintiye uğraması için sürekli dolaşır.

Sustukça kaybolacağını bildiği için, söyleyecek bir şeyi olmasa bile söylemeye devam eder. Zaten işi budur

Ve böylece ‘o ürettiği’ şey, bir ifade olmaktan çıkar; o kişinin varlığını kanıtlama çabasına dönüşür.

Ben buradayım” demenin yolu, Bak ben bir şey söylüyorum gibi yapmaktan geçer, olur.

Ama trajedi şudur:

Sürekli konuşarak, söylediği her şeyi değersizleştirir.

Bugün ‘içerik üretimi’ hepimizin seyrettiği bir refleks: 

Hiçbir şeyi doğru dürüst hissetmeden paylaşmak, bir şeyleri kendine dert ederek yaşamadan anlatmak. 

Bir tür avara kasnak gibi orada burada dolaşmak.

Sonuç olarak ortaya çıkan durum şu:

Her yerde içerik var, ama hiçbir yerde iz yok.

Oysa gerçek içerik, İz açar.

Bunun için hâlâ aynı şey gerekiyor: Conrad’ın dediğini yapmak, cümlenin arkasında durmak.

Yani, yazmanın yeniden cüret haline gelmesi.

‘İçeriksiz’ sözü bana çekirdeksiz üzüm gibi gelirken, gördüm ki ‘can erik’ değil iç-erik ürettikleri söylenen bu kişiler, sosyal medyanın yaratıcı takımıymış. 

Ben de o tür “yaratıcılığa” kıyısından da uymak için bu yazıya görsel olarak gördüğünüz resmi seçtim. 

Bunları okuduğunda o ortamda kaydı-kuyudu, o taraklarda bezi olmadığına şükreden insanların elleri kasıklarına gidebilir, diye düşünüyorum.

Gülmekten iki kat olacaklarından değil, belki afallayıp iki büklüm kalakalacakları için.

Körlerle sağırlar birbirini ağırlaya dursun, içeriksiz içerikler dur otur dinlemeden bu hızla çoğaldıkça, hayatımızda iyi-kötü var diye bildiğimiz derinlik azaldıkça azalıyor. 

Reklamcılıkta arada tekrarladığım bir örnek vardır. 

Tanıtacağınız bir çorabı yumak yapıp birinin ağzına sıkı sıkıya tıkadıktan sonra, onu bir merdivende iterek yukarıdan aşağıya yuvarlarsanız, bu tuhaflığa televizyon izleyicisi bulabilirsiniz.

Ama bunun o çoraba bir yararı olmaz.

Tıpkı bu yazıdan can eriklerine en ufak bir fayda gelmeyeceği gibi.

Yorum gönder