Balon Balığı Sevgililer

Self’te bu hafta bir yazı okudum. Başlığı önce çok ilgimi çekti, şöyle çevirebiliriz : “Balon Balığı” ile Tanışın: Bugüne Kadar Çıkabileceğiniz En Zor İnsan- Senden hoşlanıyor… ta ki hoşlanmayı bırakana kadar.”

Aklıma seri sevgili yapmalarıyla ünlü erkekler geldi: Leonardo DiCaprio mesela. İnsan bir güzele de mi bağlanamaz yani. Ya da Türk versiyonu olarak bugünlerde ex sevgililerinden birinin söylemleriyle göz altına alınan Hakan Sabancı. Twitter’da geçmiş kız arkadaşlarının listesi yapılıyor da, kimler yok ki listede.

Aslında yazının başlığı çok düşündürücü. Önce aklıma balon balığı denilince çok şeker balon gibi şişen balığın görüntüsü geldi. Ama aslında bu şeker görüntünün altında balon balığının çok ilginç bir savunma mekanizması var. Çünkü tehlike hissedince şişiyor. Vücudunu hızla su (veya hava) ile dolduruyor, normalden birkaç kat büyük görünüyor. Sadece şişmekle kalmıyor dikenlerini de çıkarıyor. Şiştiğinde üzerindeki dikenler belirginleştiğinden düşmanı için korkutucu hale geliyor. Üstelik içinde tetrodotoksin adlı çok güçlü bir zehir bulunuyor.

Balon balığı, korktuğunda büyüyüp dikenlerini çıkarıyor ya bazı insanlar da tam sevilmeye başladığında duvarlarını öyle yükseltiyor. Hatta sevgilin çok yakınlaştığınızda ve kendini kırılgan hissetmeye başladığında, iletişim kurmak yerine dikenlerini dışarı çıkarıyorsa bil ki o bir balon balığı.

Örneğin başta her şey mükemmel. Mesajlar hızlı, ilgi yüksek, gözlerinin içine bakıyor, seni “görüyor.” Sonra tam yakınlaştığınız anda… bir anda şişiyor. Yani: Mesafe, soğukluk, görmezden gelme. Bir anda geri çekiliyor.

Ve en kötüsü: hiçbir açıklama yok. Bunu konuşmak yerine duvar örüyor. Aslında mesele sen değilsin. Mesele onun yakınlıkla baş edememesi.

Yakınlığı kontrol kaybı, bağlanmayı risk olarak görüyor. Çocuklukta ya da geçmiş ilişkilerde öğrenilmiş bir şey bu.

“Biri beni gerçekten tanırsa beni terk eder” diye düşünüyor. Bağlanmanın kontrol kaybı olduğuna inanıyor.

Belki duygularının küçümsendiği bir evde büyüdü. Belki sevgi hep koşulluydu. Belki biri onu tam açıldığında yaraladı. Bu yüzden yetişkin olduğunda gel–git yapan, yaklaştıran ama tutmayan biri ortaya çıkıyor.

Peki neden biz böyle insanları seçiyoruz? Çünkü mesele sadece onların psikolojisi değil… senin hikâyen de bu denklemin içinde.

Genelde bu tip insanlara çekilen kişiler sevilmek için çaba göstermeye alışkın, net sevgiden çok kazanılması gereken sevgiyi tanıdık bulan kişiler oluyor. “Ben yeterince iyi olursam kalır” inancını taşıyan ya da derinlerde bir yerde reddedilme korkusu olan kişiler fark etmeden “Bu sefer farklı olacak.”, “Ben onu iyileştireceğim.” , “Beni seçerse, bu benim değerim olur” düşüncesiyle oyuna giriyorlar.

Yahu kim kimi iyileştirebilmiş ki? Hele ki o kişi kendi yarasını görmüyorsa.

En tehlikeli tarafı da bu ilişkilerin bağımlılık yaratması. Bir gün çok yakınken dopamin salgılatıp, ertesi gün uzakken yoksunluğa sokuyor. Yani aslında yaşadığın şey aşk değil, duygusal bir dalgalanma bağımlılığı.

Burada kendine sorman gereken soru çok basit ama rahatsız edici: “Ben seviliyor muyum… yoksa sevileceğim anın peşinden mi koşuyorum?”

Böyle birini hayatına almak gerçekten zor. Seni sürekli umut–hayal kırıklığı döngüsüne sokan, “Acaba sorun bende mi?” diye düşündüren, net olmadığı için bağımlılık yaratan birini “ben düzeltirim” düşüncesiyle sevmek için iki kere düşünmek lazım.

Mesele şu: Sevgi kapasitesi düşük olan biri, sena yarım sevgi yaşatır. Bazıları aşkı kovalamayı sever… Ama yakaladıklarında ne yapacaklarını bilmezler.

Yorum gönder