Sevgili günlük…
5 Mart, Küçük Bebek
Neden 19. yüzyıl Rus edebiyatını en az Türk edebiyatı kadar sevdiğimi düşündüğümde, Rusların düşünme biçimiyle bizim düşünme biçimimizin ne kadar birbirine benzediğini fark ettim. Bunu fark etmem de ne gariptir, Joseph Conrad’ın ‘Batılı Gözler Altında’ romanını okurken oldu. Kitabın bir yerinde Conrad, Rusların, “mistik bir ifadeyle, her sorunu, anlaşılıp kavranacağı düzlemden çıkartma eğiliminde,” olduğunu yazıyor. Batılı düşüncenin felsefi ve mantık kuralları uyarınca olanı biteni anlama çabası yerine, öznel, öznel olduğu kadar yanlı bir çerçevede ve kendini sık sık kurban rolüne sokarak yaşananı anlaşılır kılmaya, üstelik kendilerinin anlamalarını da engelleyecek bir şekilde ‘akıl’ yürütmeye çalışıyorlar.
Bu arada, felsefe ve mantık kuralları doğrultusunda derken, akademik bir öğretiden bahsetmiyorum elbette. Her ortalama zekaya sahip kişi, derin bir nefes alıp olan bitene biraz geriye çekilip bakabilir. Bunu biraz önce gayet aklı başında bir arkadaşımla konuşurken de fark ettim. Tam o sırada Conrad’ın bu satırlarını okuyordum ve onun bana yazdıklarıyla Conrad’ın Ruslar hakkında yazdıkları örtüşüyordu ve sanki bir aydınlanma yaşadım.
Böyle bir şey düşünebileceğim aklıma gelmezdi ama şu an en aklı başında dış politikayı Türk ve İspanya hükümetlerinin yürüttüklerini söylememiz gerek. İspanya elbette Ortadoğu ülkesi olmadığı için daha rahat tavır alabiliyor ama olup bitenin neredeyse ortasında olan Türkiye’nin itidalli duruşu bence savaşın yayılmasını engelleyecek bir duruş bile olabilir.
08 Mart, Arnavutköy
Bugün 8 Mart Kadınlar Günü. Böyle günlerin bir süre sonra anlamını yitirip içinin boşaldığını elbette biliyoruz. 8 Mart, etrafımızdaki kadınlara çiçek almamız için icat edilmiş, uydurulmuş bir gün değil. Bir anlamı var. Amerika’da kadın tekstil işçileri erkeklerle eşit haklara sahip olmak için bir mücadeleye girişirler; 8 Mart 1857 tarihinde New York’ta bir grev dalgası başlatırlar. Düşük ücretleri, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek içindir bu isyanlar. Bu protestolar sırasında nedense yangınlar çıkar ve çoğu kadın 129 işçi yanarak ölür.
Bu tarihten 52 yıl sonra, 1910’da Kopenhag’da düzenlenen 2. Sosyalist Enternasyonal toplantısında bu günün “Kadın Günü” olarak kutlanılması kararlaştırılır. 1977 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 8 Martın “kadın hakları ve uluslararası barış günü” olarak ilan edildi. Bu yılki 8 Martın Amerika ve İsrail’in İran’a saldırılarının canice devam ettiği bir zamana denk gelmesi ve Birleşmiş Milletlerin hiçbir şey yapamadan öylece olan biteni izlediği bir döneme denk gelmesi de ayrıca manidar oldu.
Bugün pazar. Sabah dokuza geliyor. Doorstep’teyim her zaman olduğu gibi. Bir saate yakın bir süredir burada kahvem poğaçam ve kitabım mûtad köşemde oturuyorum. Tanıdıklar gelip gidiyor. Yanlarına oturmayı pek çekmiyor canım. Uzun süredir canım pek bir şey yapmayı çekmiyor aslında. Tekrar kitabıma döneyim bari.
Hava soğuk olmasına rağmen dışarıda oturuyorum. Doorstep’in bahçesinde diyelim. Saat on gibi. Yıllardır birlikte çok zaman geçirdiğim tanışlarla. Fatih Hülya’yla konuşuyor. Tuba arada onlara katılıyor. Okan, her zamanki gibi, heyecanla ve ellerini hararetle kullanarak Fidan’a bir şeyler anlatıyor. Fidan inatla karşılık vermeye çalışıyor. Dalya telefonunda oyun oynuyor. Ben de ‘Günler’e birkaç satır not düşmeye çalışıyorum. Serkan’ın oğlu geldi. Hafta sonu oğluyla vakit geçirmeye çalışıyor. Çocukların bu yaşı oldukça zor. Ergenlik zamanları. Ergenlikten erginliğe geçiş neden bu kadar zor? Kant erginliğe geçmeme meselesini Aydınlanmayla özdeşleştirir. İnsanlığın ergenlik sorunu olarak adlandırır neredeyse bunu.
Sokrates’in hayatını yazdığım bir metni bölüm bölüm 10Haber’de yayınladım. Ama bir kitap olarak yayınlanacak kadar uzun bir metin olmadı. Uzatabilirsem kısa da olsa bir biyografi olabilecek.
10 Mart, Küçük Bebek
Fatma Özer ve arkadaşları oldukça iddialı bir edebiyat dergisi çıkarmaya başladılar. Maalesef adı biraz çetrefilli, o nedenle aklımda kalmadı. Şimdi bakıp yazacağım: Boleka – adını Le Guin’in kitabından alıyor olması önemli ama bu, derginin adının akılda kalmasının zorluğunu değiştirmiyor. İlk sayıları en önemli edebiyatçılarımızdan Aslı Erdoğan’a ayrıldı. Soyadı sizi yanıltmasın lütfen. İlgileri yok. Berlin’de yaşıyor Aslı Erdoğan ve maalesef ciddi bir hastalıkla mücadele ediyor. ‘Kırmızı Pelerinli Kent’ kitabı Almancaya da çevrildi. Benim çok sevdiğim kitapçı bu kitabı anımsıyor. Ama maalesef bizim ülkemizde unutturulmaya çalışılıyor Aslı Erdoğan. Bu kitap benim de en sevdiğim eseri.
Boleka kitapçı raflarında yerini alalı epey bir zaman geçti, hatta dergi ikinci baskısını yaptı. Bu akşam Beyoğlu Soho’da lansman ve tanıtım programı var. Birkaç yazar arkadaşla sohbet etme olanağı da bulacağız bu vesileyle.
Sadece on gün geçti ve haber kanallarında İran’a yapılan saldırılar birinci haber olmaktan çıkıverdi. Ukrayna zaten unutulmuştu ve onların maruz kaldıkları işkence çoktan vakayı adiyeden sayılmaya başlamıştı. Eğer İran da böyle olursa, insanlığımızdan utanmaya artık başlamamız gerekir diye düşünüyorum.
Trump dün bir ara savaşın bittiğine karar vermiş, sonra devam etmesi gerektiğini söylemiş. Herkes deli diyor ona ama benim okuduğum önemli makalelerden, uyguladığı bu yöntemin hesaplı bir strateji olduğunu görüyorum. Öngörülemezlik üzerine kurulu bir strateji uyguladığı. Öngörülebilir bir öngörülemezlik. 2016 yılında ABD’nin dış politikasının böyle olması gerektiğini söylemiş Trump.
Bu arada akşamüzeri İran’la iletişime geçebileceklerini de söylemiş. Böyle yani..
11 Mart, Arnavutköy
Sabahları yapmaya karar verdiğim şeyleri, akşama doğru yapamayacağımı, gücümün kalmadığını, isteğimin kalmadığını hissediyorum. Bir de kendimi kandırıveriyorum, eve gidip kitap okumamın bana daha iyi geleceği konusunda kendimi ikna ediyorum. Ama öncesinde – bunu iki gündür yapıyorum, kendi hakkımı yemeyeyim – Doorstep’e uğrayıp yalnız başıma iki votkatonikgreyfurt içerek, evde kitap okuyacak halden kendimi çıkarmış oluyorum. Böylece saat dokuz bile olmadan yatağa giriyorum ve Storytel’den bir polisiye dinleyerek uyuyakalıyorum.
Dün gece birkaç kez uyandım ve uyuyakalırken kaçırdığım bölümleri dinleyeyim diye kitabı geri alarak son anımsadığım bölümden dinlemeye devam ettim. Bazı polisiye yazarların son sayfaya kadar okurunu kandırma çabasını anlamıyorum. Mesele ne kadar zeki olduklarını okurlara göstermek ve onları kandırdıklarında tatmin olmaksa, yarı yarıya hedeflerine ulaşmış oluyorlar elbette. Son sayfaya kadar okuru kandırmak zekâ değil kurnazlık işareti zira. Ama tatmin olduklarından eminim.
Günün süsü Cemal Süreya’dan: Hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
