Hak Ediş Yanılgısı

Hak Ediş Yanılgısı

Mart 5, 2026 Aynur Tattersall

Uzun yıllar hayatımı yöneten görünmez bir cümle vardı: “Bunu hak ediyorum.”

Çalışıyorum. Üretiyorum. Koşturuyorum.
Londra’nın temposu kimseye merhamet etmez; ben de kendime merhamet etmiyorum.

Sabah toplantıları, öğle tadımları, akşam açılışları, gece yarısı uçuş yemekleri…

Gazetecilik dışarıdan bakıldığında renkli bir dünyanın kapılarını aralıyormuş gibi görünür. Davetler, lansmanlar, açılışlar, seyahatler, röportajlar… Oysa işin gerçeği daha karmaşıktır. Önünüze gelen her gündemi takip etmek zorundasınızdır. Her çağrıya kulak vermek, her davete icabet etmek, her hikâyeyi dinlemek… Çoğu zaman sadece izlemek değil, orada bulunmak gerekir. Geri çevirmek bazen mesleki bir risk gibi hissedilir. “Ayıp olmasın” diye katıldığınız çok davet olur. “Emeğe saygı” diye destek olursunuz. Ve fark etmeden kendi sınırlarınızı esnetmeye başlarsınız.

Ve sonra kendinizi ödüllendirirsiniz.

Uzun bir günün ardından şekerli bir tatlı…
Beyaz unlu bir hamur işi…
Kremalı bir kaçamak…

Yoruldum. Başarılıyım. Çalışıyorum
Elbette bunu hak ediyorum.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o cümlenin bir ödül değil, bir tuzak olduğunu görüyorum.

Görünmeyen Yorgunluk

Son yıllara kadar sağlıklı yaşam konusundaki farkındalığımın olması gereken yerde olmadığını bugün açıkça kabul ediyorum. Şeker, beyaz un, süt ürünleri… Hepsi hayatımın doğal ve sorgulanmayan parçalarıydı. Metabolizmamızı, hormonlarımızı ve enerjimizi nasıl etkilediklerini gerçekten bilmiyordum. Belki de daha dürüst olmak gerekirse, bilmek istemiyordum.

Çünkü “hak ediyordum.”

Modern şehir hayatı bu cümleyi çok seviyor.
Reklamlar da seviyor.
Endüstri de seviyor.

Yoruldun mu? Hak ettin.
Stresli misin? Hak ettin.
Başardın mı? Kutla, hak ettin.

Ama kimse şu soruyu sormuyor:
Gerçekten neyi hak ediyoruz?

Geçici bir tatmin mi?
Yoksa uzun vadeli bir sağlık mı?

Aynadaki An

Hayat bazen insanı sessiz ama sarsıcı bir yerden uyandırır.

Bir gün kalabalığın ortasında durup etrafa baktım. Herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeyleri kutluyor, bir şeyleri bastırıyor gibiydi. Masalar dolu, zihinler yorgun, bedenler otomatikteydi. O an fark ettim: Bu sadece bireysel tercihler değil, bir düzen meselesiydi.

Karşımda kimse yoktu ama yine de bir ayna vardı.

O aynada başkalarını değil, alışkanlıklarımızı gördüm.

Yorulduğumuzda ödül diye şekere sarılan, streste hamura tutunan, başarıyı taşkınlıkla kutlayan bir kültürü… Ve o kültürün ne kadar normalleştiğini.

O an mesele kilonun ötesine geçti.

Mesele kültürdü.
Mesele bilinçti.
Mesele seçimlerdi.

Eve döndüğümde aynaya baktım.

Eksik olanı değil, değiştirebileceğim alanı gördüm.

Ve içimde net bir cümle yükseldi:

Kontrol zaten bende.

Bu bir diyet kararı değildi.
Bu bir duruş kararıydı.
Bir kimlik beyanıydı.

Yasak Değil, Özgürlük

Beslenmeyi sadeleştirmeye başladım.
İşlenmiş gıdaları çıkardım.
Şekerle arama mesafe koydum.
Beyaz unla vedalaştım.
Süt ürünlerini sorguladım.

Tabağımı yeniden kurdum:
Et, balık, baklagiller, sebzeler, gerçek yağlar.

Bir dedektif gibi hangi yiyeceğin bende nasıl bir etki yarattığını gözlemledim. İlk haftalar romantik değildi. Şekerin bıraktığı boşluk kolay dolmadı. Ama enerjim değişti.

İyi yemek insanı ayakta tutar.
Kötü yemek dizlerinin üzerine çöktürür.

Zamanla şunu anladım: Bu bir yasaklar listesi değildi.
Bu bir özgürlük alanıydı.

Şeker–un–süt döngüsünden çıkmak kısıtlama değil, seçeneklerin çoğalmasıydı.

Yeni tahıllar.
Baklagiller.
Tohumlar.
Gerçek yağlar.

Hindistancevizi yağı.
Ve tabii en önemlisi: sızma zeytinyağı.

Londra ve Urla Arasında

Hayatım iki coğrafya arasında yeni bir köprü kurdu.

Bir yanda cam ve çelikten yükselen Londra.
Diğer yanda Ege’nin rüzgârı.

Anneme bir hediye sandığım o zeytinlik, aslında bana verilmiş bir kader davetiyesiydi.

Urla’da, dünyanın bilinen en eski zeytinyağı işliklerinden birinin bulunduğu topraklarda… Tarlamda 500 yıllık zeytin ağaçları var. Onlarla her gün konuşuyorum.

Kökleri geçmişe uzanıyor.
Dalları geleceğe.

Londra bana hız verdi.
Urla bana yön verdi.

Orada yalnızca üretici olmadım.
Zamanın sabrını öğrendim.

Bir zeytin ağacı acele etmez.
Ama yüzyıllar yaşar.

Extra Virgin Bir Yaşam

Bu yüzden halihazırda yazmakta olduğum kitabımın adı “Extra Virgin Yaşam”.

Çünkü sızma zeytinyağı sadece bir malzeme değil.
Kalbi koruyan, beyni besleyen, hücreleri onaran, antioksidan ve anti-inflamatuar gücüyle binlerce yıldır insanlığın sofrasında yer alan bir yaşam iksiri.

Ama mesele sadece zeytinyağı değil.

Mesele şu:
Hak ediş yanılgısından bilinçli seçime geçmek.

“Muzlu dondurma yapamaz mıyım?”
Yaparsınız.
“Çikolatalı tatlı olmaz mı?”
Olur.

Ama gerçek malzemelerle.
Gerçek besin değeriyle.
Gerçek niyetle.

Hak Etmek Nedir?

Bugün kendime başka bir soru soruyorum:

Gerçekten neyi hak ediyorum?

Geçici bir şeker patlamasını mı?
Yoksa sabah berrak bir zihinle uyanmayı mı?

Yorgunluğu bastıran tatlıyı mı?
Yoksa gün boyu süren dengeli enerjiyi mi?

Hak etmek, kendimizi tüketmek değildir.
Hak etmek, kendimizi korumaktır.

Ben artık tatlıyı değil, sağlığı hak ettiğime inanıyorum.
Geçici ödülü değil, kalıcı dengeyi hak ettiğime.

Bu Yolculukta Yalnız Değilsiniz

Bu bir kusursuzluk hikâyesi değil.
Bu bir farkındalık hikâyesi.

Hak ediş yanılgısından bilinçli seçime uzanan bir yolculuk.

Ve bu yolculukta yalnız değilsiniz.

Çünkü mesele diyet değil.
Mesele kimlik.

Mesele kilo değil.
Mesele kültür.

Mesele lezzetten vazgeçmek değil.
Lezzeti özgürleştirmek.

Önceki İçerik Azerbaycan Ordusu İran Sınırında Askeri Yığınak Yapıyor
Sonraki İçerik Gürültüye giden çok önemli haber: Türkiye 7 yıl sonra Suriye’den ne kadar çekildi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir